TÜRKÇE / DEUTSCH

Bir insanın kaç kimliği olabilir?

Viyana’da, İnterface adlı kurum bu yılın başından beri, "Okul Eğitim Yapıyor" adlı bir proje yürütüyor. Şimdilerde, projenin en önemli ayağı, okullarda Türkçe paneller düzenlenmesi. İnterface adına, Gülfidan Sarıer tarafından hazırlanan ve yönetilen panellerde, her bir okuldaki öğretmenler ve müdürler de önemli rol oynuyor. İşte bu panellerden dördüncüsüne konuşmacı olarak katıldım. 15 Nisan 2010 Perşembe günü, sabah saat 08:00-10:00 arasında, 15. Viyana’daki Volksschule Selzergasse’de, bireyin kimlik sorununu konuştuk. Ben kimim? Yabancı kimdir? Vatan ya da memleket nedir? Ben nereye aitim? Çocuklarım nereye ait?..

Ben ve Zaman gazetesi Avusturya redaktörlerinden Aynur Kırcı olmak üzere iki gazeteci, psikolog Reva Akkuş’la birlikte, sadece biri erkek olan öğrenci ailelerinin karşısındaydık. Okulun kadın öğretmenleri ve kadın müdürünün yanı sıra dinleyicilerimizin arasında iki tane de üniversite öğrencisi genç kız vardı. Organizatör Sarıer, panellere dinleyici olarak katılanların yüzde 98’nin kadın olduğu bilgisini daha önce iletmişti. Türkiyeli göçmenlerde, özellikle de beli kesimlerde ve özellikle de ilkokul çağındaki çocukların eğitimi annelere emanet. Panelin, soru ve fikir alış verişi bölümünde bu konu da gündememize oturdu. Ayrıca ve ayrıntılı ele alınması gereken bir durum bence.

Adı geçen panelde, kimlik ve çevresindeki konularla ilgili yaptığım sunumun özetini, medya penceresinden de paylaşmak istedim. Çünkü bu konu, dünyanın her tarafında bir şekilde gündemde. ‘Uygarlıklar Çatışması’ teorisinin babası, ‘Biz Kimiz’ ve ‘Kültürel Kimlik’ gibi kitapların yazarı Harvard'lı profesör Amrikalı Samuel P. Huntington’un bakış açısı bir tarafta; Lübnanlı bir Arap, bir Hıristiyan ve bir Fransız olan Amin Maalouf’un ‘Ölümcül Kimlikler’ adlı kitabında sergilediği bambaşka bir bakış açısı öteki tarafta! Doğrusu, Amin Maalouf’tan bir hayli beslenen biri olarak, ben de konuya bizim penceremizden bakmayı yeğledim.

Bir insanın kaç kimliği olabilir? Birçok! Öyle ki gerçekten de hiçbir insanın tek bir kimliği yok. Etnik köken, din/inanç, dil, sınıfsal konum, politik ve ideolojik aidiyetler, cinsiyet, gelenek görenek, sosyal çevre, yaşam tarzı gibi birçok alanda farklı kimliklere sahibiz. Her bir kimliğin üzerinde doğrulduğu iki temel ayak vardır: Ait olmak ve sahip olmak; farklı bir söyleyişle sahiplenme ve aidiyet. Kimliklerimiz, bir şeylere sahip olmamız için sürekli kapılar aralıyor, kendimizi ait sayacağımız alanlar açıyor önümüze. ‘Öteki’ saydıklarımız için iyi mi kötü mü, bunu dert etmeyebiliyoruz. Ki kimliklerimiz öyle durağan falan da değil. Günün şartlarına göre, kimliklerimizin önem sıralaması sürekli değişip durur.

Doğumdan ölüme kadar sağımız solumuz, önümüz arkamız kimlik

Doğumdan ölüme kadar sağımız solumuz, önümüz arkamız kimliklerle çevrili. Anne-baba aynı etnik kökenden geliyorsa, etnik kimliğimiz biz anne rahmine düşmeden önce belirlenmiş oluyor. Anne karnında belirlenen ve doğar doğmaz ilan edilen bir kimliğimiz var: Cinsiyetimiz! Doğar doğmaz edinilen ya da edindirilen kimliklerden biri de din/inanç kimliği. Biz ayırdına varacak, seçimimizi yapacak yaşa gelmemiş olsak da belli bir dine/inanca göre eğitilip büyütülürüz. Kendi ayaklarımız üzerinde durana, hayata atılıp hayatımızı kendimiz kazanana kadar, toplumdaki sınıfsal konumumuz da bizim dışımızda belirlenir. En geç gelen genellikle politik ve ideolojik kimlik oluyor.

Bir tarihe kadar, cinsel ve etnik kimliklere değişmez gözüyle bakılıyordu. Ki öyleydi de. Dinî kimliğin değişmesi de istisna sayılırdı. Değişime ve dönüşüme her zaman açık olanlar ise sınıfsal konum, politik ve ideolojik aidiyet, gelenek görenek, sosyal çevre, yaşam tarzı gibi alanlardı. Yani sonradan edinenler! Bugün için söylemek gerekirse, değişmeyen kimlik yok gibi.

Edindiğimiz kimlikler ülke, millet/milliyet, din bazında da kalmıyor. Daha geniş çerçevede, daha gevşek bağlar içeren başka kimliklerimiz de olabiliyor pekâla. En geniş kapsama alanına sahip olanından başlayalım: Küresel kimlik! Hani şu, ‘Doğulu’ ya da ‘Batılı’ olma hali! Herkes, durduğu yerden bir Doğu-Batı tanımı yapıyor. Kıta kimliği, diye bir şey var sonra. Afrikalı, Avrupalı, Asyalı, Amerikalı gibi. Her bir kıtanın belirli bölgelerine atfedilen bölgesel kimlikleri de unutmamalı: Balkan, Kafkas, Orta Doğu, Anadolu, Mezopotamya, Uzak Doğu, Latin Amerika... Anatomik yapılarımıza, ırkî benzeşmelerimize dayandırılan kimliklerle bu parantezi kapatalım: Beyaz, siyah, sarı, karakafa, çekik gözlü...

Ortaya dökülen, üzerimize boca edilen kimlikleri önce sadece birer olgu olarak teslim etmek için sıraladım bunları. Her türlü kimlik belirlemesinin gerekli ve doğru olduğunu elbette düşünmüyorum. Yukarıda sıraladıklarım arasında, doğrudan ırkçılığa, ayrımcılığa tekabül eden kimlik tanımlamaları da var. Bir ülkede yerli ya da yabancı/göçmen olmak bir olgu, bir durumdur; ama buradan türetilen ırkçılık ve ayrımcılıkla tarif edilen bir kimlik ne kaçınılmaz, ne de doğrudur.

Kimlikleri yaşama biçimlerimiz

Bütün kimlikler her zaman ve her yerde aynı temelde yaşanamıyor. Bazı kimlikler ‘üst kimlik’, bazı kimlikler ’alt kimlik’ olarak tanımlanıp kabul görüyor. Her ülke veya toplumda, başat olan kimliklerin yanı sıra çok sayıda bastırılan, yoksayılan kimlikler gezegenimizin en sancılı sorunları arasında yer alıyor. Kimi kimlikler ezen/egemen kimlikler olurken, kimi kimlikler ezilen/hükmedilen konumunda yaşanıyor. Bu konumlanış dönemden döneme farklılaşıyor da.

Bizi yakından ilgilendiren, ‘kimliklerin göçü’ bu duruma en açık örnektir. Bir yerde üst, egemen, başat olan bir kimlik, başka yerde alt, azınlık, ezilen kimlik oluveriyor. Türkiye’de Türk ve Müslüman olmakla, Avusturya’da aynı kimlikleri yaşamak arasındaki fark gibi. İran’da Şii olmakla, Lübnan’da Şii olmak gibi. İtalya’da İtalyan olmakla Avusturya’da İtalyan olmak gibi.

Kimi üst üste, kimi iç içe, kimi yan yana, kimi karşı karşıya duran kimliklerimiz arasında, yere ve zamana göre ilginç ilişkiler görülüyor. Bazen paralel, bazen çaprazlama, bazen olumlayan ve bazen de yadsıyan ilişkiler! Dinde birleşip etnik kökende ayrılmalar; etnik kökende birleşip inançta ya da dilde ayrılmalar; etnik köken ve dilde birleşip, sınıfsal kimlikte karşıya kalmalar...

Bu konuyu işlemeye sıradaki birkaç yazıda daha sürdürmem gerekecek. Kimliklerimizin önem sırası zamanla neden değişir? Gelecek yazıda, bu sorunun cevabını ararken vardığım sonuçları, kendimce yaptığım belirlemeleri paylaşmak istiyorum.

Kimliklerimizin önem sırası sürekli değişiyor

Hiçbir insanın tek bir kimliği olmadığı gibi, bu kimliklerin önem sıralaması ömür boyu aynı kalmaz. İçinden geçilen dönemin şartlarına göre, öne çıkan ile arkaplana düşen kimlikler yer değiştirir. Yıllardan beri Avusturya’da yaşayan, burayı artık kendine yeni ya da ikinci vatan sayan Türkiye kökenli göçmenler olarak kendi hal ve gidişatımıza göre bunu anlamaya çalışalım. Her şeyden önce şunu akılda tutarak başlamak gerekiyor: Türkiyeliydik, Türkiye’den geldik. Ama biz Türkiye’den bu ülkeye, sadece bir tane ve ortak kimlikle gelmedik. Zira, Türkiye’de de ortak ve ayrışan kimliklerimiz vardı. Kimimiz erkek, kimimiz kadındık; Türk, Kürt, Laz, Arap, Zaza, Ermeni, Asurî, Çerkez, Gürcü’ydük; Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Arapça, Ermenice, Çerkezce konuşurduk; İslam dairesinde Sünnî, Alevî, Nuseyrî iken Süryanî ve Ermeni kökenlilerimiz Hırıstiyan’dı.

Türkiye vatandaşı olarak ortak bir hukukî statümüz; tarih, kültür, yaşam tarzı zemininde ortak aidiyetlerimiz vardı. Bunu, ‘Türkiyelilik’ olarak tanımlayıp bir üstkimlik saymak, en azından sosyolojik açıdan mümkün. Ki ‘Türkiyelilik’, en üstkimlik olma konumuna sahip. Çünkü bu ülkeyi baz alış; etnik kökenin, dinin, dilin temellendirdiği bütün aidiyetleri, aynı şemsiye altında topluyor. Türkiye’deki resmî politikanın neredeyse cumhuriyetle yaşıt ‘kimlik politikaları handikapı’, ‘Türkiyeli’ olmanın yerine, sadece ve sadece ‘Türk olma’yı hak sayması, geri kalan etnik ve dilsel aidiyetleri reddetmesiydi. (Bu politika, bugün artık esas olarak iflas ettiğinden, üzerinde durmaya gerek yok.)

Müslüman olma, ‘Türkiyeli olma’ kapsamında dinî bir üst kimlik konumundadır. Çünkü Müslümanlık, her biri mezhep, yol/tarikat bazında ayrıca birer inanç kimliği olan Sünnî, Alevî, Nuseyrî, Şiileri içine alan bir aidiyet. Dinî bazdaki Müslüman üst kimliği, etnik düzlemde de farklı kimlikler barındırıyor: Türk, Kürt, Laz, Arap, Zaza, Çerkez, Gürcü, Çingene gibi. Aynı durum, nüfusun oldukça azınlık bir bölümünü oluşturan Ermeni, Rum, Asuri, Türk, Kürt Hırıstiyanlar açısından da sözkunusu. Kimliklerin yeni dilimlere ayrılması burada da son bulmaz. Etnik kimlikler, bu kez inanç kimliklerine bölünür. Etnik olarak Türklük ya da Kürtlük’te birleşenler; Sünnî, Alevî, Şii olarak farklılaşır.

Konuyu, 1964’ten beri Avusturya’da yaşayan Türkiyeli Kürt bireylerle örneklemek istiyorum. Bu vatandaşlar, 1960’larda resmî politikanın güdümünde tek kimlikliydi. Avusturya’da, ‘kimsin’ sorusuna verdikleri yanıt şu olurdu: Türküm. Soru, ‘nesin’ şeklinde sorulduğunda ise bazen yanıtı farklı verilirdi: Müslümanım. O tarihlerde Türkiye’de Türk olmak, Müslüman olmaktan önce telaffuz ediliyordu. Kürtlük bahsine gelince, ‘Kürt’ kelimesi bile yasaktı.

Türkiye kökenli bu göçmen Kürt vatandaşların, 1980’lerden sonra, aynı sorulara verdiği yanıtlar, esasen üç farklı yönde değişmeye başladı. Çünkü bu yıllarda, Türkiye’de üç dinamik farklı bir şekilde sahnedeydi: Siyasî İslam, Kürt ve Alevî hareketi. ‘Kimsin’ ya da ‘nesin’ sorularının ya ağızdan ilk çıkan yanıtları değişti, ya da ‘ama’ veya ‘fakat’la açıklamalar duyulur oldu. Türkiye kökenli Kürt göçmen vatandaşlardan kanalize oldukları yöne göre yeni yanıtları duymaya başladık: Müslünanım, Türkiyeli ama Kürt’üm, Aleviyim (ya da Alevi Müslümanım)... Türkiyeli olunduğuna, Türkiye’den gelindiğine dair yanıtlar çok çeşitlendi.

Öte yandan, iki nedenden dolayı yeni bir kıta kimliği de sözkonusu. Türkiye kökenli göçmen Avusturya vatandaşları, 50 yıla merdiven dayadı. Yarım asırdır Avrupa’da, yani Batı’dalar. Beri tarafta, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği süreci de bir şekilde, hasbel kader ilerliyor. Öyleyse, Türkiye kökenli göçmen Avusturya vatandaşlarının kimlikler kervanına, ‘Avrupalılık’ da eklenmiştir.

Kimliklerimizin önem sırası neden değişir?

Bir yere, bir şeye ait ve sahip olma hayatın hangi alanında tehdit, yasak ya da baskı altındaysa, kimlik vurgusu ona göre güçleniyor; kimliklerin önem sıralaması değişiyor. Eğer insanlar, dinlerini tehdit altında görüyorsa, öncelikle inanç birlikteliğine bağlı kalır ya da sarılırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında, en başta Türkleri ve Kürtleri aynı mevzilerde toplamak, öncelikle Müslüman olma temelinde sağlanabilmiştir.

Cumhuriyetin kendi sistemini oturttuğu süreçte durum değişecektir. Çünkü Kürtler, etnik kimliklerini tehdit altında görür olmuştur. Cephedeyken, Müslümak olmakta sağlanan konsensus, yeni devletin kurumlaşma aşamasında Türk-Kürt kimlikleri temelinde bozulmuştur. ‘Kürt yoktur, Kürtçe yoktur’ diyenler, onlara kültürel hakların verilmesine bile karşı çıkanlar olduğu sürece, Kürtler, ‘önce etnik kimliğimiz’ diyeceklerdir.

Eğer insanlar, yaşam biçimlerini teokratik bir tehdidi altında görürlerse, laik kimliklerini ön plana çıkarıp, diğer aidiyetleri gözetmeksizin öncelikle bunu savunurlar. Aleviler’in Cumhuriyet’le geleneksel ilişkileri buna örnektir.

Kendi içinde çok sayıda din, dil, etnisite temelinde farklı kimlikleri barındıran; ama memleket, vatan, ülke bazında bir üst kimlik de oluşturmuş bir toplumda, günün birinde önemli bir dış tehditle karşılaşıldığında, tüm vatandaşlar dindarlık ve etnik kimlik gözetmeksizin vatanseverlik kimliklerinin ön plana çıkarırlar. Bunun da sayısız örneğini yaşadık, yaşıyoruz.

Kimliklerimiz, nereye kadar birer zenginlik ve temel bir insan hakkıdır

İnkârcı, ayırımcı, baskıcı yapı veya sistemler, tarih boyunca farklı kimlikleri ille de ve gerekli gereksiz, kendine benzetmeye, kendine katmaya; ya da yoksaymaya ve giderek fiili olarak yoketmeye çalışageldi. Şu yerküre üzerinde, bunu en iyi bilecek insanların yaşadığı bir coğrafyadan geliyoruz. Artık teslim etmeliyiz ki; bir topluluğun ‘‘kendisi olma hakkı’’ ya da ‘‘kendisi olarak kalma hakkı’’, baki ve evrenseldir. Zaten, Türkiye’de de bugün artık sorun, kaba inkârcılığa karşı çıkmak değil. Kaba inkârcılar hiçbir arenada yer bulamayacak durumda. Dolaylı, açıktan değilse de gizli inkârcılıkta ayak diretiyorlar.

Bastırılmış, yoksayılmış kimliklerin ‘kendisi olma’, ‘kendisi olarak kalma’ hakkı için tarih boyunca yaptıkları bütün başkaldırılar gibi, bugünkü itirazları, karşı çıkışları ve direnişleri de meşrudur. Bir kimliği tanımak, onu inkâr etmekten artık vazgeçmek; o kimlikteki her bireyinin ‘kendisi olma’, ‘kendisi olarak kalma’ hakkını tanımak demektir. Düne kadar yoksayılan bir kimliği, bugün mecburen varsaymak için, o kimliği kendinize göre kabul edilebilir bir tanıma, bir tanımlamaya tabi de tutamazsınız

Ayrıntı sayılarak, hiçbir kimliğin özgünlüklerine sünger çekilemez. Her bir kimliğin, başka hiçbir kimlik tarafından doldurulamayacak ayrı, kendine has bir yeri vardır. Zaten bir kimlik, meşru bir temelde ne kadar kendisi olursa, başka kimliklerin ‘kendisi kalma’ hakkını da o kadar ısrarlı ve sahiden savunur.

Her bir kimliğini meşru bir zeminde ‘kendisi olma’, ‘kendisi olarak kalma’yı başarması, bunu kabul ve teyid etmesi, bir arada barış içinde yaşamanın vazgeçilemez şartıdır. Bu çerçevede, şu belirlemeler önem kazanıyor:

  • Katılımcı, yerinde demokrasilerin yerleşmesi; demokrasi güçlerinin, toplumun bir kesiminde belirebilecek otoriter eğilimlere direnebilmesi…
  • Farklı kimliklere saygı gösterilmesi ve onların evrensel hukuktaki haklarının kabul edilmesi… Kimse kimliğinden dolayı horlanmamalı, ayrımcılıkla karşılaşmamalı.
  • Kimse, kendi kimliğinden utanmamalı, inkar etmemeli; hatta önemseyip saygın bulmalıdır. Bu bir temel insan hakkıdır. Fakat, kendi kimliklerini önemseyip saygın bulmanın tek yolu başkalarınınkini horgörüp aşağılamak değildir.
  • Her ülkede ve toplumda, kimlikler ayrımı üzerine bina edilen çok sayıda klişe var. Bu klişeler, sosyal hayatın bir gereği değildir. Toplumdaki çıkar çatışmalarının araçlarıdır sadece.
  • Günümüzde farklı kimliklerin tarihte olduğu derecede apayrı dünyalar olarak kalması mümkün değildir. Çok farklı düzlemlerde tasnif edilen kimlikler, hem içerikleri, hem de tarihleri bakımından birbirine bağımlıdır.

Öyleyse bir kere daha altını çizelim: Hiçbir şey, kendi olmak ya da kendi olarak kalmak kadar hayatî ve sahici değildir! Farklı ama eşit olanların gezegeni, bütün kimliklerle zenginleşerek, beslenerek, çoğalarak mümkün olabilir.

(Öneri gazetesi, Mayıs 2010)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at