TÜRKÇE / DEUTSCH
Mektuplar selam söylemiyor artık

Albert Einstein’in mektuplarının yeraldığı, “Yaşamla Yazışma” adlı kitabını okuduktan sonra, kimi dostlarımın internet aracılığıyla, onlarca insanla birlikte kopyalarak bana da gönderdikleri e-maillere iyice ifrit olmaya başladım. Kimbilir kimden ve neden dolayı oturup yazdığı yazıyı, adres klasöründeki herkese “senden” yapıveriyor, kimi candan arkadaşlarımız. Bunun adı da zamane yazışma, çağdaş mektuplaşma oluyor. Kimse beni teknoloji karşıtı sanmasın. Benim karın ağrım, özel/özgün olanın, kolayca genelleştirilmesinden kaynaklanıyor.

Çok ama çok özel ve öznel bir anlatım aracıydı mektup. Geçmiş zaman kipiyle yazıyorum, çünkü bir zamanların en yaygın yazın türü olan mektup, tarihe karıştı sayılabilir. Uzaktaki insanlar, birbirlerine farklı araçlarla ulaşıyor artık. Mektupla haberleşmenin papucu çoktan dama atıldı. Ya düşünceler, duygular, dilekler!..  Bir sorunu, bir olayı yazılı olarak uzun uzadıya, ayrıntılarıyla tartışmak!.. Şu başdöndürücü uzay çağının hızı, genel olarak tarzları öyle yüzeyselleştirdi ki oturup mektup yazmaya harcanan emek ağır işçilik sayılıyor bugün. Bu ağır işçiliğe de mecburen katlanılır. Kişi eğer, başka iletişim aracı ya da kanalından yoksunsa, çaresiz mektup yazar. Hapisanedeki için mektup hâlâ değerlidir. Mapusun dışardaki duyarlı yakınları için de.

“Hayatta en çok kullandığımız yazı çeşitlerinden biri” tanımlamaları, artık tedavülde olmayan edebiyat kitaplarında aranmak zorunda. Edebiyatın zengin, içten, çekici bir türü mektup, selamsız kaldı çünkü. Oysa, gelemeyecek kadar uzaklardakinin yerini dolduracak kadar önemseniyordu bir zamanlar, bu, “altı-üstü bir kâğıt parçası”!

Hapisaneler başka demiştim; dışarda ise, hiçbir gün posta günü değil artık. Bu yüzden, kimsenin canı sıkılmıyor da. Mektup alanı gıpta etmeyi, yeni kuşaklara anlatmak zor mesele üstelik. Posta gününde mektupsuz kalınca, hançeri ciğerinde farzetmek, telekomünikasyon kuşağının suratını ekşitecek sevimsiz bir imge derekesinde. Hasret yüklü satırlar okunurken dil ateşlenmiyor; göz tansiyonu ve nezlesinden muzdarip ekranzedeler. Posta kutularımıza, içinde ödenecek faturalar bulunan sevimsiz zarflar bırakılıyor daha çok. Pulsuz zarflar alıyoruz habire! Pul kolleksiyonu yapan kaldı mı dersiniz?

Buluşamayanların karşılıklı konuşma aracı olarak özel mektuplar; bir tartışma aracı olarak edebi mektuplar; bir propaganda, protesto, davet eylemi aracı olarak açık mektuplar ve nihayet iş mektupları. Önce ve en çok özel mektuplar tarihe karıştı. Edebi mektuplara tenezzül edenleri, mumla aramak gerekiyor. Açık mektuplar, hâlâ sık sık gerekli görülebiliyor. İş mektupları, çağın gerektirdiği dönüşümü yapmış olarak, altın çağında sayılacak kadar para ediyor. Yani, bir anlamda, mektup dediğimiz ‘iş’e kaldı. Eve, arkadaşa, sevgiliye, eşe, dosta, ana-babaya, hısım akrabaya yazmanın modası geçti. Kalem ve kâğıt, bunlar için bir araya gelmiyor nicedir. Kart, jeton, madeni para, ankesörler, ahizeler revaçta. Bunlar da bir şey mi, internetin akıl almaz kolaylıkları ve olanakları yanında! Kopyala kopyala gönder!

Mektubun selamsız kalması, bizden başkaca neler götürdü dersiniz?

Parçalanan öyle bir prizma ki, kişilere özgü kapalı şeylerin daha az bir kısmı bir ötekine aktarılıcak. Kuruyan, önemli bir huzur kaynağı. Geçmiş günler, daha çok kayıtsız şimdi. Kendi kendini anlatmanın en özel yolu, çoktan tıkandı. Anlamı, sözü taşıyan kılavuzlar çoğaldı; doğrusunu, sahici ve samimisini hak getire!

Mektuplar, sesin sessizleşmesi ve hızını hayli düşürmüş hali olarak yol alır. Mektup beklemenin, mektup almak kadar önem kazanmış olması biraz da bu yüzdendir. Sessizleşen sese kulak kabartılırken, ağır ağır yol alan arzu hali beklerken gösterilen sabır taşları çatlatırken, kişiyi pişiriyordur çünkü.

Zamanımızın Einsteinlerinden, Gramscilerinden geriye yayımlanacak mektuplar kalacak mı? Yayımlanma amacı güdülmeden yazılan metinlerin yerini, hangi güdümlü metin doldurur ki? Einstein’in gezgin halini, yaşamındaki dervişane ayrıntıları, ancak mektuplarından öğrenebilirdik. Eğer artık mektuplar selam getirmiyorsa, şu ultra-mega (ve daha bilmem ne) makineleşme çağında eksilen insanlığımızdır. 

                                                                    (24.02.2001/Özgür Politika)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at