TÜRKÇE / DEUTSCH
Her iki haftada bir dil ölüyor!

Türkçe’yi altı yaşından itibaren öğrenip konuşmaya başladım ve anadilimi (Zazaca/Kırmancki) unutmamın bedeli de olsa bu dili çok sevdim. Haklı olmanın, doğruyu söylemenin dili olamayacağını, yıllardan beri Türkçe ifade ediyorum. Yanı sıra, yine yıllardır anadilim için de empati istiyor ve bekliyorum. Bu yıl ikincisi yapılan ‘Viyana Kürt Kitap Fuarı‘na, biri Türkçe, öteki Kırmancki iki etkinlikle katılmaya hazırlanırken, bir kez daha anadiller deryasını boyladım. Yine yüreğim burkuldu. Çünkü dünyamız, bir de anadil kıyımlarının, ölümlerinin hızlandığı bir yörüngede artık. 

Yok olan diller üzerine araştırmalar yapan Kanadalı yazar Mark Abley’in verilerine göre, dünya bugüne kadar 6 bin dille tanıştı. Bunların önemli bir kısmı, birer birer ölüyor, öldürülüyor. Bazılarını konuşanların sayısı ise, birkaç kişiyle sınırlı. Yani önemli bir kesimi de ölüm döşeğinde!

Konuyla ilgili ikinci tanığım David Crystal. Onun verilerine, Rusya‘da alfabe diktesi yok olan ve ölümü soluyan diller üzerine araştırmalar yapan Prof. George Hewitt üzerinden ulaştım. David Crystal‘ın 1999 tarihli Dil Ölümü adlı kitabındaki verilere göre, ‘‘her iki haftada bir dil ölecek’’. Dünya bugüne kadar 6 bin dil tanıdı demiştim ya, bunların yüzde 30 ile 50‘si, bu yüzyıl sonunda yok olacak. Farklı bir ifadeyle, dünya dillerinin yarısı, yaklaşık 100 yıl sonra kaybolacak. Bu hesaplara göre en iyimser tahmin, önümüzdeki 90 yıl boyunca her iki haftada bir dilin öleceği acı gerçeğidir.

Alman coğrafyacı Alexander Von Humboldt’ın bir anısına değinerek, üçüncü tanığımı, tarihin derinliklerinden çağırmış olayım. Birçok yerde anlatıldı daha önce, birçok kişi yazdı bunu. Ol hikâye kısaca şöyle: Bundan 200 küsür yıl önce, Alman coğrafyacı Alexander Von Humboldt, şimdi Venezuella olan bölgede, Orinoco nehrinin kıyısında bulunan Maypures köyüne gider. Köyde, durmadan konuşan bir papağana tesadüf eder.  Von Humboldt merakını gidermek için, köylülülere, ‘‘Bu papağan ne diyor?’’, diye sorar. Köylüler, papağanın söylediklerinden kendilerinin de hiçbir şey anlamadıklarını söylerler. Zira papağan, geride hiçbir üyesi kalmayan Atures kabilesinin dilindeki bir takım kelimeleri tekrarlamaktaymış.

Yüzünüzü acı bir gülümseme kapladı değil mi? Gülümsediniz, çünkü birçok fıkraya taş çıkartacak bir anı bu. Beri tarafta, gülümseyişiniz bir acının gölgesinde kaldı; insanın kanını donduran bir kıyımın bilgisine (bazılarınız kimbilir kaçıncı kez) sahip oldunuz çünkü.

Kafkas kökenli Ibıhça’yı konuşabilen tek kadın, 1992 sonbaharında ölünce, bu dil yok oldu. Çok eski tarihlerin Hazar havzası yazı dilleri arasında yer alan Toharca da yok artık. Kanadalı yazar Mark Abley’in araştırdığı günlerde, Avusturalya‘nın Kuzey kıyılarındaki Timorlar‘ın dili ‘Mati Ke’yi konuşabilen üç kişi kalmıştı! 

Bu listeye uzatmak o kadar kolay ki! Onlarca dil birer birer ölüp yok olmakta. Henüz hayatta olan bazı dilleri konuşanların sayısı, birkaç kişiyle sınırlı. Prof. George Hewitt, kendisiyle yapılan bir görüşmede bunları da tek tek sıralıyor: ‘‘Batlar büyük ihtimalle yakın zamanda gidecekler. (Sadece bir Gürcü köyünde konuşuluyor.) Udi, Kryts, Khinalug, Budukh, Hinukh, Archi, Hunzib gibi bazı küçük Dağıstan dilleri de tehlikede. Ayrıca Güney Kafkasyalı Svan ve hatta Laz dilleri bile tümüyle tehdit dışı değiller.’’

O kadar benzer ki onlarla maceramız! Yıllar önce bizi köylerden alıp yatılı okula götürdüklerinde, ilk adım attığımız mekân okulun hamamı olmuştu. O gün kaç kişi getirilmişse, kız-oğlan birlikte hem de! Çırılçıplak soyunmalı, yıkanmalıydık. Banyodan sonra artık ‘’tuman, pıren, puç, işlige, fıstan’’ yoktu. Don, atlet, çorap, gömlek, önlük giydik. Anadilimiz de o ilk banyonun suyuna katılıp gitti. Kırmancki soyunmuş, Türkçe giyinmiştik. Bunun bir kıyım, bir zulüm olup olmadığını herkes sorgulasın, düşünsün istiyorum. Aynı devlet içinde, resmi bir eğitim, pazar, hukuk dilinin gerekli olduğunda anlaşalım. Peki, geriye kalan dilleri yoksaymak ve yasaklamak ne oluyordu? 

Son beş yıldır, kayıp hazineme yeniden kavuşmuş gibiyim. Hatırladığım her sözcük bana büyük bir heyecan veriyor. Toprağın altından çıkarıp yeniden elime aldığım o ilk anahtarın küf kokusu bile ilham veriyor bana. 

Bize anadilimizi unutturanların oğulları ve torunlarının, içimizde taşlaşan çığlıklarla ilgili söyleyecekleri yeni bir şeyleri olmalı. Hangi dili biliyorsanız onunla konuşalım, yeter ki sesiniz çıksın; ‘haksızlığın ve zulmün dili olmaz‘, diyebilin.

                                                          (16 Haziran 2006/Öneri dergisi)

 

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at