TÜRKÇE / DEUTSCH

Marşın Almanca orjinal versiyonundan bir bölüm.

Avusturya İşçi Marşı’yla direniş ve göç yolları

HÜSEYİN ŞİMŞEK

1970’lerin ikinci yarısı. İstanbul’a yeni dadanmışım. Hayatının ilkgençliğinde bir "taşralı bıçkın"! Tuzla, Pendik ya da Kartal’daki sinemalar yetmez, kesmezdi bizi. Soluğu Kadıköy’de alırdık. Ama bu gidişler, sinemalarda hangi filmlerin oynamakta olduğunu bilmeksizin gerçekleşirdi. Biz film izlemek istiyorduk. Bildiğimiz üç farklı salondaki filmlerden ikisini seçerdik. Çünkü, “iki film birden” dönemiydi.

Yanımdaki akranımı gerçekten anımsamıyorum. Yabancı filmler izleyecektik o gün. Filmlerden biri Avusturya yapımıydı. Aklımda kalan sadece büyüleyen dağlar, vadiler, nehirler, dereler; bir karış kırmızı toprak görmenin mümkün olmadığı manzaralar. Bizim köylerimiz orman, yaban meyve ağacı yoksunuydu. Gerçi yeni kentimiz İstanbul’da henüz bahçeli müstakil evlerde, Tuzla gibi bağlı-bahçeli bir ilçede yaşıyorduk ve deniz beni büyülüyordu; ama, filmdeki o Avusturya manzaraları müthişti. İstanbul’un henüz taze büyüsüne rağmen, “böyle bir ülkede yaşamak varmış” diye düşünmeden, hayıflanmadan edememiştim.

Sözü, “Avusturya İşçi Marşı”na getireceğim. Çünkü, kanımca bu marşla ilginç bir yolculuğum var benim. İstanbul'a dadanışımdan çok değil, bir buçuk iki yıl sonra, “bıçkın taşralı genç” dönemi kapanıverdi. Kendimi devrimci mücadele ve örgütlenmenin içinde buldum. İşte, “Avusturya İşçi Marşı”yla ilk tanışmam da bu dönemde gündeme geldi. 1980 yılının yaz sonlarıydı. Sol bir partinin Kartal ilçe merkezinde; tek bir etkinlikte icra edilmek ya da sahnelenmek üzere koro, folklor ve tiyatro alanından çalışmalar başlatılmıştı. Ben, koronun “saz takımı”nda yer alanlar arasındaydım. Bu arada, aynı dönemde babam “davetli işçi” olarak Avusturya’ya geldi. Aşağı Avusturya eyaletinin St. Pölten ve Mistelbach gibi kent ve kasabalarından sonra, Viyana’ya yerleşecekti.

Kartal’daki merkeze uğrayıp, çalışmaları yakından takip edenler arasında, o zamanın “militan asistanı”, günümüzün yazarı, senaristi Feride Çiçekoğlu da vardı. ODTÜ mezunu Çiçekoğlu, mimarlık doktorasını ise aldığı bir bursla ABD’nin Pensylvannia Üniversitesi’nde yapmıştı. Böyle bir atmosferden çıkıp gelip, her santimetresiyle ayakta olan bir Türkiye’nin çalkantıları arasına katılmış, dev dalgalarında kulaç atmaya başlamıştı.

Biz daha etkinliğimizi sahneleyemeden, 12 Eylül 1980 günü darbe gerçekleşti. Feride Çiçekoğlu ve içlerinde yine günümüzün yazar ve şairlerinden Mecit Ünal’ın da bulunduğu bir grup arkadaş, benden önce gözaltına alınıp tutuklandı. Ben Mart 1980 içinde gözaltına alınacaktım. Dörder beşer (kimimiz altışar yedişer) yıl yatıp çıktık. Diğer cevaevlerini bilemem, ama biz Metris Askesi Cezaevi’nde yatıp çıkanlar kuşağı, Aşık Mahzuni Şerif’in “İşte Gidiyorum” türküsü ve “Avusturya İşçi Marşı”yla uğurlandık. 1985’e doğru son birkaç yılda böyle bir gelenek oluşmuştu. Hangi koğuştan, kim tahliye oluyorduysa, Aşık Mahzuni Şerif’in “İşte Gidiyorum” türküsü ve “Avusturya İşçi Marşı”yla uğurlanıyordu.

Ekim 1985 içinde, ben de bu şekilde tahliye olan, “özgürlüğe uğurlanan”lardan biri olmuştum. Mahzuni’nin türküsü, olayın hüzünlü boyutuna vurgu yapardı. Gidenin, “özgürlüğe gidiyor oluşu” bile yaşanacak ayrılığın trajik boyutunu ortadan kaldırmazdı. Kalan kadar, giden de bir burukluk yaşardı. “Avusturya İşçi Marşı” ise, gidenin de kalanların da uğruna o bedelleri ödedikleri güzel günlere olan umudu ve inancı ifade ederdi.

Metris’ten çıkan her bir arkadaş için dışarda neler oldu, bunu bilmem imkânsız. Ama benim, “Avusturya İşçi Marşı”yla yolculuğum devam edecekti. 1986 sonlarında İstanbul’da profesyonel olarak gazeteciliğe başladım. Aynı süreçte, Avusturya’da işçi olan babam, annem ve dört kardeşimi de yanına aldırttı. Avusturya, artık bizim aile için “ikinci vatan”dı. 1986-1998 arasında, yaklaşık on iki yıl İstanbul’da gazetecilik yaptıktan sonra, bu kez “fikir suçu”yla hapis ve para cezasına çarptırılacaktım. Yurt dışına çıkmaya karar verdim. Nereye gidecektim? Elbette, benim dışımda bütün ailemin on iki yıldır yaşadığı Avusturya’ya! Gençliğimde, henüz 18 yaşında çiçeği burnunda bir devrimciyken “İşçi Marşı”yla tanıştığım, coştuğum, ajite olduğum ülkeye.

Hayat denilen kavgaya girdik
Çelik adımlarla yürüyoruz
Biz bu karanlık yolun sonunda
Doğacak güneşi görüyoruz

Tarlalarda biziz, fabrikalarda biz
Biziz hayatı yaratan
Bugüne vuralım, yarını kuralım
Kaldıralım sınıfları
..............


Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gelmiş, mecburen iltica başvurusunda bulunmuştum. Mayıs 2000 içinde, Cafe 7stern Kulturzentrum’da “Direniş Şiirleri” dinletisi organize ettik bir grup müzisyen ve şairle. “Avusturya İşçi Marşı”, bir kez daha gündemime girecekti.

Sonraki dönemlerde, tanıştığım birçok Avusturyalı arkadaşa sordum, bu marşı bilene pek rastlamadım. 2010 yılında, birlikte bir dizi müzikli şiir dinletisi yaptığım tiyatro, sinema ve müzik sanatçısı Maren Rahmann dışında! Marşın Türkçesi ve Almancasını farklı bir kombinasyonla seslendirmeyi planladık ama, henüz bunu gerçekleştiremedik. Ben şimdi, “işçi marşı”yla 18 yaşında tanıştığım ülkenin vatandaşıyım. O ve benzer marşlara ihtiyacımız olan günlerin sonu ise gelmiyor. Sanırım, onunla yolumuz keşisecek bir gün yine.



Kaynak: www.hallac.org
27 Ocak 2016

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at