TÜRKÇE / DEUTSCH
Her barış, bitirdiği savaşa benzer biraz
Unutulmaması gereken tecrübelerden biri şudur: Her barış, ardı sıra geldiği savaşın izlerini taşır ister istemez. Dolayısıyla kimse sorunsuz, pürüzsüz, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşiverecek bir barış süreci hayali kurma lüksüne sahip değil.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

İçine girilen “yeni müzakere” ve “yeni barış” süreci, yıllardan beri “müzakere”, “barış” diyenlerin önemli bir kesiminde de korku, kaygı, kuşku yarattı. Sosyalist sol, devrimci hareketler, PKK ve BDP dışında kalan Kürt hareketleri, demokratik Alevi hareketi...  İçine girilen “müzakere” ve “barış” sürecini, sırf AKP hükümeti döneminde gerçekleşiyor diye toptan reddetmek, doğru bir yaklaşım değil. Karşı çıkışını, Öcalan’ın kafalarda birçok soru işareti yaratan, kaygılandıran son mektubuna dayandıranların çıkardığı toptan reddiye de öyle.

Unutulmaması gereken tecrübelerden biri şudur: Her barış, ardı sıra geldiği savaşın izlerini taşır ister istemez. Dolayısıyla kimse sorunsuz, pürüzsüz, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleşiverecek bir barış süreci hayali kurma lüksüne sahip değil. Ortada, ne sadece gözü kapalı bir şekilde alkışlanacak, ne de ezilen bir ulusun hak ve özgürlüklerini elde etme yönünde atmaya çalıştığı adımları toptan görmezden gelebileceğimiz bir süreç var. Haktan, hukuktan, adaletten söz eden biriysek, o zaman, milyonlarca nokta içindeki tek farklı noktayı bile yoksayamayız. Maruz bırakıldığımız devasa umutsuzluk deryası içindeki umut damlacıklarını, gözümüzün nuru gibi sahiplenmemiz gerekir.

Halklar arasında uçurulmuş köprülerin yeniden kurulmaması için canla başla çalışan, çabalayanlardan mı olacağız? O uçurulmuş köprülerin altından onca su akıp gitmesine rağmen, geleneksel kalıpları, önyargıları bayrak mı edineceğiz? “Türkler sadece gerici ve muhafazakar olmuştur”, “Kürtler barbar ve vahşidir”, “Şafiiler en kıyıcı kesimdir”, “bütün Aleviler devrimcidir”...

Rumeli, Anadolu ve Mezopotamya’yı eşkenar olmayan bir üçgen olarak düşünelim: Bu üçgende yaşanmış ve tarihe malomuş halk hareketlerini, hafızamızda sıraya dizelim sonra. Selçuklu ve Osmanlı’yı derinden sarsan sayısız ayaklanmayı, büyük bedeller ödenen başkaldırıları, bir bir anımsayalım. Yüzü aşkın “celali isyanı”nı da unutmayalım.

Eğer, “Türkler sadece gerici ve muhafazakar olmuş” idiyse; Babailer, Bedreddiniler, Kalender Çelebiler, Şahkulular, Nur Aliler, Pir Sultanlar... Bütün bunları kimlerden sayacağız? “Tamam, ayağa kalkan halklar arasında Türkler de vardı” demek, bu konuda, eksik bir anlatım olur. Çünkü Türk(men)ler, ayaklanmalardaki yerleri itibariyle, diğer halklardan hiç de geri kalmamanın ötesinde, başkaldırıların yönetici kadrosunu bağrından çıkaran bir halk konumundaydı. Kürtlerin egemen kesimleri ise, kendi halk kitlesini de peşine takarak, Osmanlı’nın saffında yer aldı. Kendi yerel iktidarları için, kardeş halkların kıyımına ortak oldular.

Fakat tarih içinde sayısızca örneği bulunur ki halk kitlelerinin ilerici ya da gerici konumları, sürekli bir değişim içindedir. Tekçi, inkarcı, yoksayıcı Türkiye Cumhuriyeti döneminde, Türk halkının girdiği konum, Kürtlerin Osmanlı dönemindeki konumunu andırır oldu.

Kürtlerin önemlice bir kesimi, 1960’ların ikinci yarısında filizlenen, 70’lerin ikinci yarısında yükselen ve 12 Eylül cuntasının bastırmasına karşı çıkmasını da bilen, beceren bir hak ve özgürlük mücadelesi içinde, büyük bir değişim ve dönüşüm yaşayageldi. Ama bu yine de madalyonun bir yüzüdür. Zira uzunca bir dönem, gerilla sayısına eşitlenen Kürt korucu potansiyelinin yapıp ettiklerine tanık olduk. Beri tarafta tekçi, inkarcı, yoksayıcı bir cumhuriyete kitle desteği sağladığı günlerde bile 68 Kuşağı, 78 Kuşağı devrimcilerini çıkaran halklar arasında Türkler de vardı.

Özcesi, Türk ve Kürt halk kitlelerinin tarihte ilerici, devrimci rollerde olduğu süreçler de var; gericiliğin değirmenine su taşıdıkları süreçler de. Hiçbir halk, tarihin belirli hiçbir döneminde kendiliğinden ne ilerici, devrimci; ne de gerici, karşı-devrimcidir. Zaten, muhtemel bir barışın, ardı sıra geldiği savaşın izlerini taşıyacak olması, biraz da Kürt ve Türk halk kitlelerinin (aslında 80 küsür yıllık bütün bir cumhuriyet döneminin ama özellikle de son 30-40 yıldaki) konumlarından da dolayıdır.

Sürece dair korku, kaygı, kuşkular dillendirilirken; tarihin derinliklerinden kanıtlar toplanırken, yaşanan tarihin ürünü olan değişim ve dönüşümleri de gözönünde bulundurmak zorundayız. “İslam bayrağı altında birleşme”, “din kardeşliği”, “misak-ı miili”ye getirilen yeni (daha doğrusu anımsanıverilen en eski) tanımlar... ABD’nin Ortadoğu Projesi akılda tutulduğunda, sürecin kesinlikle tekin olmadığı ortada.

Kürt demokrat, ilerici, devrimci, yurtsever kişi ve hareketleri, halk kitleleri; ağırlığını kimlerden, neyden yana koyacak? Tarihin bundan sonraki akışı, tek başına olmasa da önemli oranda, bu soruya verilecek yanıtla belirlenecek!

www.hallac.org  
huseyin.simsek@gmx.at

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at