Tarifesizdir şiirden gemilerim

Edebiyatçıların ağırlıklı bir kesiminde olduğu gibi ben de şiirle başladım. Ama sadece şiirde kalmadım. Hatta, 19 yaşında politik sebeplerle tutuklanıp beş yıla yakın yatırıldığım hapisaneden çıktıktan sonra, yani kelimenin gerçek anlamında yazma koşullarına yeniden kavuştuğumda, bir süreliğine şiiri bir kenara bırakıp, romanda yoğunlaştım.

Meslek olarak gazeteciliğe adım atmam Ocak 1987’de gerçekleşti. İstanbul-Cağaloğlu’nda, yeni yayın hayatına başlayan haftalık 2000’ne Doğru dergisinde. Bu şekilde gazeteciliğe başlamam ile bir roman yazarı olarak ürün verdiğim yıllar çakıştı. Gazeteciliğe 1987’nin Ocak ayında başlamışken, ilk romanım aynı yılın Ağustos ayında yayımlandı. Belge Yayınları tarafından okura sunulan “Ayrımı Bol Bir Yoldu Metris”. Edebiyat alanında yayımlanan ikinci kitabım da roman oldu.
Edebiyat alanında ilk gözağrım şiir olmasına rağmen, ilk şiir kitabım, edebî ürünlerimin üçüncü sırasında yer aldı. 1992’de, Alan Yayınları tarafından basılan “Sömürge Kentlerin Aysız Geceleri”.

Ben de edebî türler arasında, şiirin farklı bir yerde durduğunu teslim edenlerdenim. Bu “farklı bir yerde duruş”, benim şiir çalışmalarım üzerinde önemli bir etkiye sahip. Edebî türler arasında şiirin ayrıcalıklı yerini ne kadar ifade eder, bilemiyorum. Ama benim en anlamlı bulduğum ifade şu: Şiir, sözün edebî alandaki en rafine halini zirvelere çıkarma işçiliğidir.

Şiire yaklaşımım bu şekilde gelişince, şiirde, romandaki gibi bir aralıksız üretim söz konusu olmadı, olmuyor. Şiiri, “şiir saati”min çaldığı zamanlarda yazabildim bugüne kadar. Oysa roman yazımı biraz farklı sürebiliyor; belli bir planlama çerçevesinde sürekli bir işçilik, çaba, çalışma devrede hep. Elimin altında bir roman dosyasının olmadığı gün, hafta, ay yoktur.

Tek bir şiir yazamadığım yılım (belki yıllarım) bile vardır. Şiir bana bazen, yani ara ara gelir. Şiire vereceğim zamanın akışını düzenleyen bir “şiir saati” var adeta! Ki bu saatin çalışma sistemetiği, pek bir farklı. Bu yüzden, örneğin roman yazma konusunda zorlarım kendimi, kendime iş, görev dayatırım. Şiirde, yapamam bunu.

Saati geldiğinde ise dizeler fışkırır adeta. Bir kederi, sevinci, sitemi, umudu, yenilgiyi, başkaldırıyı anımsamak ya da yaşamak üzerinden ve beklenmeyen bir anda! Tarifesiz bir gemi gibi kalkar limandan, çoğu zaman pusulasız yol alarak en uygun mecrasını bulur. Mecrasını bulmak, sorunsuz bir yolculuğu ve menziline varmayı garantilemez her zaman. Azgın dalgaların kanatlarında parçalanabilir, yalçın bir dip ya da kıyı kayalığına toslayabilir, umulmadık bir dönemeçte yere çakılabilir gemi. Her gemiye martı çığlıkları eşlik etmeyebilir. Şiir için çıkılan yol, “ıssızlığın tam ortasında olma”nın bütün anlamlarını görünür kılacak şekilde bata-çıka yürünen bir yol da olabilir.

Şiir gemim, kaç yolcu aldığı hesabına göre kalkmaz limandan. Tek bir yolcu için bile demir alabilir. Yelkenlerinin, dilin en ince, en nadide ve rafine kumaşından dikiliyor oluşu, bir şiir gemisini ulaşılmaz kılmak; onu varlıklı, ayrıcalıklı bir azınlığın tükettiği sayısız nesnelerden biri haline getirmek zorunda değil.

Benim şiir gemim, sadece ben kalemi elime aldığımda ya da klavyenin başına geçtiğimde kalkmaz. Her bir şiir gemim yer aldığı kitapların, dergilerin sayfaları her bir okur tarafından aralanır aralanmaz yeniden demir alır, yeni yollara koyulur. Şiir gemimi benim yürütüşüm ile aynı gemiye okurun demir aldırışı apayrı maceralar olarak yaşanır. Kimi şiir gemilerinde, okur kadar mutlu ve başarılı hissetmeyebilirim ben kendimi. O her bir şiir gemimi üreten benim, ama her biriyle yapılan bütün yolculuklar hiç de benim istediklerim olmayabilir. Kimi okur, okuduğu şiirimi, ona kendini katarak başkalaştırır. Örneğin, bazen bir seyyah, bir sürgün ya da aslında benim dizelerime sığmayan bir asi olabilir.

Adına layık her bir şiir, keşfedilmeyi bekleyen sayısızca anlam içerir aslında. Ben, kendi şiirimdeki o anlamların en azından bazılarından bihaber olabilirim. O saklı anlamların peyderpey keşfi, şiir okurunu bulduğunda gerçekleşir. Aslında her şair, şiirinin üretim sürecinde ortaya çıkardığını düşündüğü anlamların çok daha fazlasından haberdar olmak için, okurum desteğine muhtaçtır. Eğer bu olanağa sahip değilse şair, dizelerinde görünür kıldığı anlamlar karşısında bir miyobun biçareliğini yaşar.

Şiir gemimin seyri de farklıdır. Sabah kalkar işe gider, akşam evinize dönersiniz; hangi araç kolayınıza gelirse, hangi yol kestirmeyse onu tercih edersiniz genellikle. Şiir gemilerinin üretildiği şairin beyni, eviniz ya da iş yerinize benzemez ama. Şiirden gemilerle yapılan hiçbir yolculuğun tekrarı yoktur. Örneğin, yaşamın hem derin kederi, hem çıldırtan sevinci her defasında bir başka yaşanır. Bu yüzden güvertesinde kanıksamış, bıkmış bir halde yol alıyorsanız, o bindiğiniz, şiir gemisi değildir. O gemi sadece “güya şiir”dir!

Şiir filomda dört gemi var şimdilik. Uğradıkları, demir attıkları, demir aldıkları yeni limanlar ise sayısız: Kitapevleri, şiirsever kitaplıkları, dergiler, kütüphaneler, klipler, sanal alemin türlütevür kanalları… Diğer ürünlerim gibi şiirlerim de benden kopan birer parçadır. Bir kere koptuktan sonra, o her bir parça artık kendi başına bir dünyadır. Demir almış şiir gemilerim, günün birinde ya da ara sıra o ilk limana uğradıklarında, buldukları “ben” de, başka biriyimdir artık. Şair de şiiri de biteviye değişip dönüşür.

Mecbur edildikleri limanlarda -iyisiyle kötüsüyle- başlarına gelenleri say say bitiremem. Kimi limanlarda maruz kaldıkları muamele, “Gayya kuyusu”nun en karanlık yerine, Bastil Hapishanesi’nin en izbe hücresine atılmak gibidir mesel. Demir atılan gayet modern, teknolojik bilginin, bilginin tamamı sayılması istenen bir limansa, bilinçaltından sızmış veya damıtılmış sayısızca imgenin vay haline! Bilinçaltı ki şairin katezyen kuyusudur.

Dedim ya, yolcu hesabına göre kalkmaz şiir gemilerim; tarifesizdirler ve kalan her bir yolcu için kalkacak bir gemim illaki vardır, olacaktır.*


…………………..
*Kaynak: Hüseyin A. Şimşek, Temize Çekilmez Aşk, Ütopya Yayınları, s. 43-47