TÜRKÇE / DEUTSCH

İllüstrasyon: Yeşim Paktin

Askerî darbeler ve tanıklık romanları
Türkiye seçilmiş hükümetlerin askerî güçle engellenmesine ilk olarak 1960’da tanık oldu. Türkiye’deki darbeler çok boyutlu bir tanıklık edebiyatı üretmiştir. 12 Mart 1971’de bir darbe daha gerçekleşti. 12 Mart ve 12 Eylül adlarıyla anılan bir edebiyat hareketi yaratmış sayılırlar...

ÇİMEN GÜNAY ERKOL / t24.com.tr

Türkiye seçilmiş hükümetlerin askerî güçle engellenmesine ilk olarak 1960’da tanık oldu. 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen ilk askerî darbe, on yıllık Demokrat Parti iktidarını sonlandırdı. Bunu izleyen yirmi yıllık dönemde üç darbe ve üç başarısız darbe teşebbüsü daha gerçekleşti. Önce yeni bir cunta 22 Şubat 1962’de ve 20 Mayıs 1963’te darbe yapmaya teşebbüs etti. 1962’de ordudan uzaklaştırılan, emekli edilen kadroların ikinci denemesi, ilkinin ulaştığı desteğe ulaşamadan bastırıldı ve cuntanın liderleri idam edildi. Yeni bir teşebbüs planlayan bir diğer cunta 9 Mart 1971’de deşifre olduğu için amacına ulaşamadı; ancak 12 Mart 1971’de bir darbe daha gerçekleşti. 1971’de askerin açıkladığı memorandum ile kapalı kapılar ardından yön verdiği siyaset, 12 Eylül 1980’de tankların sokaklarda yürütüldüğü bir atmosferde bir kez daha kesintiye uğradı. 28 Şubat 1997’de bu listeye post-modern darbe ve 27 Nisan 2007’de bir de e-muhtıra eklendi. 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen en son darbe girişimi nedeniyle bu müdahaleler tarihi bugün yeniden gündemimizde.

Askerî darbelerin ardından yazılan kurmaca tanıklıklar incelenecek olursa, edebiyatın darbe travmasını farklı boyutlarıyla “konuşulabilir” kıldığı görülür. Yazarlar yabancılaşma, şüphe, bunaltı gibi dramatik unsurlara yer vererek kişisel deneyimlerle toplumsal kutuplaşmaları iç içe geçirir, kayıplara ağıtlar yakar, belli konularda özeleştiri yapar ve yer yer tarih ötesi bir sistem eleştirisinde bulunurlar. Bu romanların kimi “dönem romanı”dır; bazı yazarlar gerçek kişilere ve olaylara dayanarak tarihsel bir portre sunmaya ve bu portrede kimi duruş ve düşünüş şekillerini desteklemeye çalışırlar. Bazı yazarlar ise belgesel tarzına mesafeli durur ve darbenin etkilerini, darbeye ilişkin hiçbir tarihsel kişi ya da olayı anmadan, soyut bir dille aktarır. Tanıklık romanlarının bazıları kendileri de darbe süreçlerinde fiziksel şiddet, işkence veya kötü muamele görmüş, hapishanede yatmış ve travmatik deneyimler geçirmiş kişiler tarafından yazılmıştır. Bu birincil tanıklıkların yanı sıra, kurgusal anlatılar üzerinde yükselen ve dramatik etkisini gerçeklikle kurduğu bağdan ziyade estetik çabasıyla yaratan tanıklıklar da bulunmaktadır.

Türkçe edebiyatta askerî darbelerin ardından yazılan kurmaca tanıklıklar dönemlere göre farklılıklar göstermektedir. Her darbenin ardından aynı yoğunlukta bir yazınsal üretim gerçekleşmez. Örneğin, 27 Mayıs, 1960’larda kuvvetli bir tanıklık edebiyatı üretmez. 27 Mayıs romanları diyebileceğimiz romanların ilk örnekleri ancak 12 Mart darbesi gerçekleştikten sonra, 1970’li yıllarda yazılır. 12 Mart ve 12 Eylül, her ikisi de bir ölçüde kendi edebiyatlarını yaratmış tarihsel dönemeçler olarak askerî darbenin hemen ertesinde edebiyatta çarpıcı bir şekilde boy gösterir ve çeşitli tanıklık konumları sunar. Her iki askerî darbe de, üzerinden uzun yıllar geçmesine karşın, darbenin mağduru olmamış, fiziksel bir tanıklık vasfı taşımayan, o yıllarda belki de o dönemi hatırlayamayacak kadar genç olan nesiller tarafından da benimsenen yazınsal birer motife dönüşür. 28 Şubat, 12 Mart ve 12 Eylül’e kıyasla daha az sayıda romana ilham verir. 1960’larda yazılmayan 27 Mayıs’a tanıklık anlatıları, çeşitli dönemleri tarihsel geri dönüşlerle yeniden canlandırmanın popülerleşmesiyle ve tarihsel romanlara olan ilginin artmasıyla birlikte, ikincil ve üçüncül tanıklıklara dayalı olarak 1990 sonrasında yazılır.
……………………..

12 Eylül Romanları

Darbe koşullarını ODTÜ öğrencisi olarak yaşayan ve eğitimine ara vermek zorunda kalan Halil Genç, Koyabilmek Adını (1988) romanında kendi deneyimlerinden yola çıkarak dönemin koşullarını ve işkenceyi yazar.

12 Eylül’de hapishanede uzun süre kalan gazeteci Hüseyin Şimşek, Ayrımı Bol Bir Yolda (1988) 12 Eylül koşullarındaki hapishanelerdeki açlık grevlerine odaklanır. Şimşek’in 1991’de yayımlanan ikinci romanı Eylül Şifresinde romanın başkarakteri Selim’in burjuva hayata uyum sağlamakla, devrimci yoldaşlıkla örülü bir özel hayatı seçmek arasında yapmaya çalıştığı seçim, Meral ve Aygül arasındaki kararsızlığında simgeleşir.

Kaan Arsanoğlu, 1992’de yayımladığı Çağrısız Hayalimde, Ercan, Esma ve Ayhan arasında devrimci geçmişlerine dayalı arkadaşlığın, işkence ve kötü muamele sonucu ruhsal dengesizliklere sürüklenmesini ve parçalanmasını ele alır.

Mehmet Eroğlu, Yürek Sürgününde (1994) yaşadıkları tüm sıkıntılara rağmen devrimcilerin ideallerinde diretmelerini, 1968’de Filistin’de savaşan ve Türkiye’ye döndüğünde kendisini onu anlamayan ve desteklemeyen kişilerle çevrili bulan Kadir Solak üzerinden anlatır. Benzer bir direnme/ dönüşme problematiği, Arslanoğlu’nun 1995’te yayımladığı Kişiliklerde de bulunmaktadır: bu romanda da eylemci geçmişe sahip kimi devrimcilerin bu geçmişten sıyrılıp apolitik kişilere dönüşmeleri konu edilir. Arslanoğlu’nun 1990’lar boyunca yazdığı diğer bazı romanlarda da 12 Eylül dönemine tanıklık yer alır. M. Naci Bostancı’nın televizyondan okunan tutuklama kararlarında adını duyan ülkücü bir hukuk öğrencisinin çevresini saran şiddet ve idealleri arasında bocalamasını anlattığı Seksenler: Işığın Gölgesi 1996’da yayımlanır.
……………………………..

Tanıklık ve edebiyat

Felaketten Sonra Tanıklık adlı kitabında, politik şiddet mağdurlarından 1990’larda Balkanlar’da yürütülen etnik temizliğe dek pek çok farklı konuya değinen Stevan Weine, travmatik olayların ve bu olayların kişiler üzerindeki etkilerinin çok daha detaylı bir şekilde tartışılmasına olanak tanıdıkları için kurmaca tanıklıkların en az tarih yazımı kadar önemli bir görev yürüttüğünü söyler. Edebiyat, tarihsel düğüm noktalarını gevşetir; yaşananları farklı açılardan ele alır; üzeri örtülen, tartışılamayan veya geçiştirilen kimi acıları derinlemesine konu edinir. Travmatik olaylara veya çatışmalı dönemlere odaklanan edebiyat da tarihyazımı gibi bir çeşit kayıt altına alma işlevi görür; ancak tarih araştırmalarından farklı olarak, edebiyat gücünü gerçeklere yaslanarak değil, ihtimalleri tartışarak pekiştirir. Kayıt altına alma, bir çeşit hatırlama ve affetme çabasını da barındırır ve bir yas tutma pratiğinin ilk adımlarını oluşturur. Yas pratiği, sadece yazarak unutmaya ve iyileşmeye çalışan mağdurlar için değil, ele alınan dönemlerin birincil tanığı olmayan ancak olayların ağırlığını taşıyarak büyüyen genç nesiller için de gerekli ve önemlidir.

Türkiye’deki darbeler çok boyutlu bir tanıklık edebiyatı üretmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül adlarıyla anılan bir edebiyat hareketi yaratmış sayılırlar. 12 Mart’a tanıklık eden romanlar darbenin insan ilişkileri üzerindeki etkilerine odaklanırlar. İlk romanlar ağırlıklı olarak devrimci ve muhalif bir tavır gösterir; daha sonra bu tanıklıkların karşısına muhafazakâr sağın tanıklıkları çıkar. Yaşananları tarihsel gerçekliklere göndermeler yapmadan ve politik yorumlara başvurmadan soyut bir dille anlatan romanlar da yazılır. Her şekilde, yazarların ilgisi bireyin toplumdaki yeri ve görevleri üzerindedir. Toplumsal güç ilişkileri, köy ve kent arasındaki farklar, fiziksel güce karşı entelektüel güç tartışmaları tüm romanlara az ya da çok sirayet eder. Bu tanıklıkların kadın yazarları özellikle kadınlara verilen kültürel rolleri tartışmaya açar ve çarpıcı bir erkeklik eleştirisi sunarlar. 12 Eylül’ün bilançosu çok daha ağırdır. 12 Eylül, politik mesajlar içeren, ölenlere yakılan ağıtların ve gençliğe verilmesi düşünülen derslerin ağırlığı altında kurulan anlatılara yol açar. Yer yer 12 Mart romanlarındaki gibi bir kültürel eleştiri görülse de, tanıklığın kayıt altına alma ve yas tutma pratiğine öncülük etme boyutu daha fazla öne çıkar. Bununla birlikte, özeleştiri boyutu da belirginleşir. İşkencenin, hapishanenin silinmeyen izleri kapanmayan yaralara dönüşür. Hâlâ bir sorgulama ve anlama çabası vardır; ancak, bu sorgulamalara, değişime ilişkin bir umuttan çok, dağılan arkadaşlıklar ve apolitik bir yaşam tarzının içine yerleşmeye çalışan tanıdıklar nedeniyle duyulan acı eşlik eder. Muhafazakâr sağın 12 Eylül tanıklıkları da insanların kötü muamele ve işkenceler karşısında sarsılan inançlarını, gençlerin ideallerini yitirmesini ele alır.

27 Mayıs ve 28 Şubat’ın ardından yazılan tanıklık romanları 12 Mart ve 12 Eylül ile kıyaslandığında sayıca daha azdır. 1970’lerde 27 Mayıs’ın ardından yazılan romanların çoğunluğu dönemin atmosferini ele alır fakat darbeyi konu etmez. 27 Mayıs ancak 1990’larda eleştirel bir perspektifle yazılmış, 2000’lerde de Menderes figürünün öne çıktığı popüler aşk romanlarına konu olmuştur. Bu konudaki eleştirelliği 28 Şubat romanlarının sırtlandığı söylenebilir. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren başörtüsü meselesi etrafında yazılan romanlar 28 Şubat tanıklıklarının ilk adımlarını oluştururlar. 28 Şubat tanıklıklarında da çarpıcı bir bireysellik tartışması baş göstermektedir. İnançları uğruna ailelerini karşılarına alan gençleri kendi iç sorgulamaları ile birlikte ele alan bu romanlarda ikna odaları dramatik bir simgesellik yakalar. Darbe tanıklıklarının kimileri iyileştirmeye, mutlu sonlara eğilimlidir; yazarlar karakterleri için yaraları gizleyecek bir güç ve iktidar konumu inşa etmeye çabalar. Kimi romanlarsa kendi kendisiyle savaşım içindeki karakterleriyle iyileşmenin ve unutmanın imkânsızlığını vurgular, okuru düşünmeye ve eleştiriye sevk eder. Pek çok roman sadece karşısında durduğu politik görüşün eleştirisi ile sınırlı kalsa da, bazıları çarpıcı bir sistem eleştirisi sunar. Agresif güç tutkusunun, ezme ve kontrol etme isteğinin, liderlik ve üstünlük duygusunda tatmin bulma arzusunun eleştirisini asker- sivil ikiliği ile kısıtlı kalmadan yapan bu romanlar, askerî yönetimin karşısında durduğunu iddia ederken bir rol modeli olarak bu imgeye yaslanan ve bu imge çevresindeki güç illüzyonuna katkıda bulunanlar olduğunu hatırlatır. Bu hatırlatma, romanlardaki tanıklığın hakikate en fazla yaklaştığı yeri işaretler.
 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazının tamamı için bakınız: http://t24.com.tr/k24/yazi/darbe-ve-taniklik 
15 Ağustos 2016

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at