TÜRKÇE / DEUTSCH
Gelişen Kürt Medyası İçin Bir Tartışma Zemini

Birinci Bölüm:

Tartışmanın tarihsel bir zemine oturtulması

Girilen yeni süreç, “Kürtlerin II. Rönesansı” olarak tanımlanıyor. Bu sürecin öne çıkan jargonları ise, medya, dil ve kültür diye belirleniyor. Üçü de iç içe, birbirini kapsayan, biri diğerini içeren konumda. Birbirinden ayrı olarak düşünmek mümkün değil. Ancak, konuyu daha ayrıntılı ve derinlemesine ele almak için, ‘dil ve kültür’ü dışarda tutarak, yöntem olarak bir soyutlamaya başvuracağız. Zira sık sık, bir konuda daha somut konuşmak, yazmak için onu çevreleyen konulardan soyutlamak gerekli oluyor. Ne var ki bu da yüzde yüz bir soyutlama değildir. Kürt medyasını, çevreleyenleriyle birlikte tartışmaya çalışacağız elbette. Sözkonusu olan kısmi bir soyutlamadır.

Öte yandan, bu tartışmanın bir ucu dışa yönelecekse, bir ucu ise içe dönük olacaktır. Baskıların ve yasakların haddi hesabı yok ama, Kürtlerin kendi eksik ve yanlışları da bu negatif ortama tuz biber ekiyor. 'SS Kararnameleri' olarak da adlandırılan "Sansür ve Sürgün Kararnamesi" ya da Radyo Televizyon Üst Kurulu kısa adıyla RTÜK'ün hükmü boşa çıkarılabiliyor pekalâ. Kürtler, dışardan önlerine konan engelleri bir bir aşarken, bu arada kendi ayakbağlarına da eğilmek zorundadırlar. Kürtlerde şahsına münhasır aydınların az oluşu, entellektüellerinin olup olmadığının tartışılıyor oluşunun birinci sebebi elbette ki uğradıkları baskı ve yasaklar. Ancak, sorunu bu kadarlık bir açıklamayla bırakmak, eksik bırakmak olur. Kürtlerin kendilerinden kaynaklanan nedenler es geçilmiş olur. Bir çok neden sıralanabilirse de önemli iki neden öne alınabilir. Geçmişte ve halen de bir şekilde süren, aşiret toplumu olmanın getirdiği dezavantajlar; daha sonra ise, Kürtlerin kaderini belirlemede etkili hale gelen siyasi hareketlerin, bir şekilde “modern zaman aşireti” olmaktan tamamen kurtulamamaları.

Bu noktada bir tartışmanın başlatılması ve sürdürülmesinde fayda var. Kürt gazeteciliğinin geçmişini özetle irdelemek, böyle bir tartışmanın zeminini belirlemek açısından işe yaramış sayılacaktır. Yoksa, yıldönümlerinde ansiklopedik bilgiler sıralamak, hamasi nutuklar çekmek, gereksiz övgüler yağdırmak en başta Kürtlere bir şey kazandırmayacaktır. Bu arada, medyayla ilgili tartışmayı sadece yazar, çizer ve yayıncılarla sınırlı düşünmek; bebeği ölü doğurtur. Okuru ve dinleyiciyi bu tartışmanın asli katılımcısı olarak seferber edebilmenin yolları aranmalı ve bulunmalıdır.

Çıtanın durduğu yer

Kürt medyası, alanlar ve araçlarda bakımından çağının gerisinde olmaktan kurtulmuştur. Tartışmada, çıtanın durduğu yer burasıdır. Yöntemle ilgili bu ve önceki gerçekler akılda tutularak devam etmek gerekirse, ilk söylenmesi gereken şudur: Hala sürgünde sürüyor her şey. Bu önemli ve değişmesi gereken bir “kader”. Kürt gazeteleri, Kürdistan’da basılmadığı gibi, Kürt illerinde dağıtılamıyor da. Kürt medyasına, Kürdistan yasağı sürüyor. Ama artık Kürtler bugün, iletişimin en ileri araçlarına ve bütün periyotlarına sahipler. Aylık dergi/gazete, onbeş günlük gazete, haftalık gazete, günlük gazete... Haftanın birkaç gününde bir kaç gün yayın yapan bir televizyon kanalı, her gün saatlerce yayın yapan bir televizyon kanalı...  Gerçekten de Med-TV ve Medya TV’yi de katarak düşünüldüğünde, Kürt medyası kullanılan alanlar ve araçlar bakımından, artık çağının gerisinde olmaktan kurtulmuştur. 1992’den beri, günlük gazete yayınlamak, artık Kürtler için problem olmaktan çıkmıştır. Sürekli bir televizyon yayını da bütün engellemelere ve eksiklere rağmen sağlanabilmiştir. Kürtler, çağın medya alanlarında varolmak ve çağın en ileri medya araçlarına sahip olmada, rüştünü ispatlamıştır.


Sorun, bu alanların ve araçların nasıl daha iyi, verimli ve doğru kullanılacağıdır artık. Günlük gazete ya da sürekli bir televizyon yanınının olup olmaması tartışılmıyor. Nasıl bir gazete, nasıl bir televizyon? Kürtler, artık kaliteyi, niteliği tartışacak bir aşamada bulunuyor. Bir alana girmek, bir araca sahip olmak işin yarısıdır; o alanda nasıl varolunacağı, o aracın nasıl kullanılacağı ise, işin diğer ve asıl önemli olan yarısıdır. Medya pratiğinde ikinci yarıda bulunan Kürt gazeteciliğinin tartışma gündeminin de buna uygun yürütülmesinde büyük yarar var.

Şimdi, tartışmanın tarihsel bir zemine oturtulması için, gerekli özet döküm yapabilir artık.

Osmanlı’da Saray’ın penceresi olarak ilk gazete

Özellikle de padişah Fatih’ten sonra, Osmanlı yönetimi önemli işlerini dışardan birilerine yaptırır oldu. Önemli işlerde ve önemli mevkilerde, ezici bir ağırlıkta ya devşirmeler, ya da esir alınanların içinde ‘ihya’ edilenler yeraldı. Osmanlı döneminde basın ve yayıncılığın macerasi da buna bir örnektir. İbrahim Müteferrika, Osmanlı-Avusturya arasında 1692 yılında çıkan çatışmada esir düşen Macar asıllı bir protestandı. Protestan papaz okulunda öğrenim yaparken matbaacılığı öğrenmişti. Esir olarak Osmanlı sarayına getirildikten sonra ‘müslüman’ oldu. Fransızca ve Latince'den sonra Türkçe, Arapça ve Farsçayı da öğrendi. Yazdığı risaleler ve ileri sürdüğü görüşler, dönemin yöneticilerinin dikkatini çekti. Bir zaman sonra, görevli olarak dış ülkelere gönderildi. İbrahim Müteferrika, günün birinde ülkeye geri döndü. Döner dönmez de Batı'da matbaanın kurulmasından 287 yıl sonra, Osmanlı sınırları içinde ilk matbaayı kurdu. Yıl 1727. Bu ilk matbaaya, sınırlı bir basım izni verilmişti. Öyle ki 22 yılda, sadece 17 eser basıldı. Çünkü yalnızca Arapça ve Farsça yazılmış İslami eserler için padişahtan izin alınabiliyordu. İmparatorluktaki tek basımevi, Beyazıt'taki Darüt Tıbbatül-Amire’ydi.

Sınırlı kitap basımı yapıldı ama, gazete çıkarılmasına uzun süre izin verilmedi. Padişahın yakın denetimi altında olmak kaydıyla, ilk gazete 1831'de yayımlandı. Adı Takvim-i Vakayi olan bu gazete, bir saray gazetesiydi. Dönemin padişahı II. Mahmut, "bu gazete kutsal şeriata ve devlet düzenine dokunmamak şartıyla benim iktidarıma çok yardımcı olacak" diyordu. İlk gazetenin çıkış biçimi, nedeni ve yayın politikası, daha sonra Türkiye'deki hem Türk, hem de Kürt gazeteciliğinin kaderini belirledi. Gazetelere yüklenen rol, iktidar-basın ilişkisi, devlet denetimi, sansür vs. hep belirli bir ‘tutarlılık’ içinde sürdürülegeldi. Baskı ve yasaklarda öyle bir doğal kabul ediş, normal karşılanış vardı ki ilk gazetenin çıktığı 33 yıl içinde, basında “resmi sansür” uygulaması yoktu. Sansür yoktu, çünkü saray gazetelerinden başka gazete yoktu. Sarayı temsil eden, sorun yaratmayan gazete döneminin son ucuna gelindiğinde durum hemen değişti. 1864'ten sonra, basın piyasası dallanıp budaklanacakmış gibi bir görüntü verir vermez, hemen gerekli yasa çıkarıldı. “Matbuat Nizamnamesi” yürürlüğe kondu.

Kürtlerde, “kader”leşen sürgünlüğün eseri olarak ilk gazete

Girişte, özellikle de padişah Fatih’ten sonra, Osmanlı yönetimi önemli işlerini dışardan birilerine yaptırır oldu demiştik. Bu bir yandan, Osmanlı yöneticilerinin yeri gelince “asıl tebaamız” dediği Anadolu haklarına güvenmeyişinin, öte yandan toplumsal yaşama hükmettirecek her şeyin Saray’la sınırlı tutulmasını istemelerinin kanıtıydı. Dünyaya Saray’ın penceresinden bakılınca başka türlü olması da düşünülemezdi. Osmanlı yönetiminin önemli işlerini hep dışardan getirdiklerine yaptırması ve Anadolu halklarına güvenmemesi, Kürt basın ve yayın hayatının alanını da belirledi. Kürtler, bütün önemli ve dişe dokunur gazetecilik işlerini, kendi ülke topraklarının dışında, sürgünde yapmak zorunda bırakıldı. Bu adeta, Kürdün “kaderi” olageldi. Kürtler, hatırı sayılır ve Kürtlerin yararına bir yayın mı yapıyor, genellikle alan Kürdistan değildir. Tarihteki örnekler, bunu tartışmasız olarak ortaya koyuyor. Kürtlerin ilk gazetesi Kürdistan 1898’de ve Miqdat Midhad Bedirxan tarafından Kahire'de yayımlandı. Dönemin padişahı Sultan Aldülhamit, hemen harekete geçti. Kahire yönetimi aracılığıyla, gazetenin yayımı beşinci sayısından itibaren engellendi. Bunun üzerine Miqdat Midhad Bedirxan'ın kardeşi Abdurrahman Bedirxan, gazeteyi Cenevre'de yayımlamaya başladı. Kürdistan gazetesi Cenevre'de 14 sayı çıktı. Gazetenin yayımı sürekli değişik ülke ve şehirlerde yapılmak zorunda kalındı. Cenevre, tekrar Kahire, Lonra ve Folkstan ve tekrar Cenevre... 1902’de Kürdistan yayımına son verildi.

Bundan sonra, önemli bir tarihsel özellik daha çıkıyor karşımıza. Kürt gazeteciliği kendi topraklarında boyatamazdı. Ülkeden çok çok uzaklarda geliştirilmesinin ise bir çok dezavantajı vardı. Kürt aydınları, gazetecileri bu gerçeklerin itmesiyle, Osmanlı’ya karşı muhalif olan ortamlara girdi. Kaderini eline almak isteyen başka dinamiklerle, aynı atmosferi paylaştı.  II. Abdülhamit'in gittikçe artan baskıcı rejimine karşı, Askeri Tıbbiye'de okuyan bir grup genç, 1889'da bir hareket başlatmıştı. İttihad-ı Osmani Cemiyeti adıyla gizli bir dernek kurdular. Hareket, ilk Jön Türk hareketinden daha geniş bir kesimi kucakladı. Artan eylemler sonucu, II. Abdülhamit, 24 Temmuz 1908 günü II. Meşrutiyet'i ilan etti. II. Meşrutiyet ilan edilir edilmez, dönemin günlük dört büyük gazetesi ortak bir karar alıp, sansür uygulamasını kaldırdıklarını açıkladı. Gazetelerin baskı sayısı, kısa sürede on binlerin üzerine çıktı. Öyle ki II. Meşrutiyet'in ilk üç yılında yayımlanan gazete ve dergi sayısı 500'ü buldu. Kürtler de bu gelişmelerden geri kalmak istemedi. İlk gazeteden sonra, İstanbul'daki ilk gazetelerini de yayımladılar. Bir taneyle de yetinmediler. İstanbul'da 1908'de Şark ve Kürdistan, Kürt Teavün ve Terakki, Kürdistan; 1909'da Roji Kurd, Yekbun, Hetawi Kurd  yayımlandı.

Aynı dönemde, ülkeye bakıyoruz, çok fazla örnek bulamıyoruz. Diyarbakır'da çıkan Peyman var sadece.

1914’de Birinci Dünya Savaşı başlayınca, bütün muhalif gazete ve dergiler kapatıldı. Kürtler de, yeniden gazete ve dergi yayımlama koşullarına, bir daha Monros Mütarekesi'nden sonra ulaştılar. Yine ülke dışında, yine sürgünde ve yine yer olarak İstanbul’da. 1918'de Jin, 1919'da Kürdistan çıktı.

Bir ulusun, bir halkın, bir sınıfın dışında yapılmış bir faaliyet, bütün iyi niyetlere rağmen o halkla uygunluk promlemleri yaşar. Yer ister Kahire, ister Cenevre, ister İstanbul olsun, bir sürgün faaliyet olarak süren Kürt gazeteciliğinin de bu tür marazları yaşaması, anlaşılır bir şey. Anlaşılır ama kabul edilemez! Kürdistan gazetesinden hemen sonraki gazete ve dergilere baktığımızda, bunların daha çok örgütlerin yayın organı olarak çıktığını görüyoruz. Hetawi Kurd gazetesini Şeyh Abdülkadir çıkarıyordu ve Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti'nin yayın organıydı. Roji Kurd ise Kürt Hevi Örgütü'nün. Bu yayınları çıkaran, örgütleri kuran aydınların konumuna eleştirel bakabilmek, bizi marazların tesbitine götürecektir. Levanten kültürle hayli haşır neşir, Tanzimat kafasıyla bilgilenerek İstanbul’da politika yapan dönemin Kürt aydınları, bütün iyiniyetlerine ve ciddi çalışmalarına karşın Kürt halkına belli bir mesafede bulunuyorlardı. Ki bu mesafe sadece mekansal değil, aynı zamanda düşünsel bir mesafeydi. Bir elleri kendi halkına uzanırken, gözleri sık sık dışardaydı. Bu ‘dışarı’sı sadece İstanbul değil, o dönem özellikle Avrupa’ydı.

-İkinci Bölüm-

Cumhuriyet’le gelen nasıl bir zemindi?

Kürtler, bir kurtuluş mücadelesi diye sarıldıkları “Kurtuluş Savaşı’ndan sonra doğan cumhuriyetin koşullarında, Osmanlı dönemini arar oldular. Bu, gazetecilikte daha da böyleydi. Padişahlık yoktu, Saray yoktu. ‘Seçilmiş’ milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları vardı. Öyle bir demokrasi ve cumhuriyet ki, köleci sürecin Antik Çağındaki Yunan/site demokrasisinin temel kriterlerinden nasipsizdi. Kemalistler, Padişah II. Mahmut’un ilk gazete Takvim-i Vakayi için, “tabii ki benim halk içindeki gözüm kulağım olacak ve kutsal şeriata ve devlet düzenine dokunmayacak” diyerek sergilediği tavrı üstlendiler. Kemalistler, padişah Sultan Aldülhamit’in, Kahire’de yayımlanan ilk Kürt gazetesi Kürdistan için hemen gündeme getirdiği bastırma hareketi ve yasak uygulamasını örnek aldılar. 1864'te yürürlüğe konan ve sansürün kurumlaşması olan “Matbuat Nizamnamesi”ni pekiştirdiler Kemalistler.

Genç Cumhuriyet'in lideri Mustafa Kemal, 5 Şubat 1924 günü, beklentilerini iletmek için başlıca günlük gazetelerin temsilcilerini ve başyazarlarını İzmir'de toplantıya çağırdı. Toplantıya İkdam, Tanin, İleri, Vakit, Tercüman-ı Hakikat ve Vatan’ın sahipleri ile başyazarları katıldı. Mustafa Kemal, toplantıya katılanlara, iktidarının etrafında çelikten bir kale vücuda getirmelerini istedi. Ki gerçekten de toplantı, günlük gazetelerin iktidara karşı yayın yapmamaları konusunda etkili olmuştu. Varolan gazeteler, Kemalistlerin istemediklerini yazmıyordu ama onların bütün isteklerini de karşılayamıyordu.

Kemalist yönetim, 20 Mayıs 1924 günü, devletin resmi dairelerinde Kürtçe konuşulmasına yasak koydu. Aynı dönemde çıkarılan “Tevhidi Tedrisat” kanunuyla, eğitimin tekliği politikası aracılığıyla, Kürtçenin tasfiyesi süreci resmi olarak tamamlanmış oldu.

Genç iktidarın ateşli bir propaganda aracına ihtiyacı vardı. 7 Mayıs 1924'te Cumhuriyet gazetesini kurması için Yunus Nadi'ye gerekli destek, bunun için sağlandı.

Günlük, ‘büyük’ basın hizadaydı ama çaklak, ‘küçük’ sesler vardı. Bunlara indirilecek darbe için beklenen gerekçe, 1925'te patlak veren Şeyh Sait İsyanı oldu. ‘Takrir-i Sükun Kanunu’ ile muhalif yayınların hepsi tasfiye edildi. Tevhid-i Efkar, İstiklal, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebillürreşat, Tanin, Vatan, Yoldaş, Resimli Ay, Millet, Sada-yı Hak, Doğru Öz, Tok Söz, Sayha, Kahkaha...  Sonrası, Kürtler için toz-duman içinde, kızılca kıyamet bir dönem oldu. 1927, 1930, 1937 ve 1938 arasında, bir dizi Kürt isyanı yaşandı. Bu dönemde göze çarpan, Kürt yayın organı, Ağrı Dağı isyanı liderlerinden İhsan Nuri'nin, 1929-1930 yılları arasında ve el yazısıyla çıkardığı Agri adlı gazete.

Başını kaldıranın bastırılması bastırılanın başını kaldırması

Cumhuriyet döneminde, diğer alanlarda olduğu gibi gazetecilikte de durumu özetleyen, ara başlık olarak çıkarılan cümledir: Yönetimce, başını kaldıranın bastırılması; bastırılanın, yönetime karşı tekrar başını kaldırması! Aynı yönetime başkaldırmak, başkaldıran değişik kesimler arasında bir çok ortak payda üretiyor. Bu ortak paydalardan biri dönemlerderki çakışmadır. Cumhuriyet dönemi muhalifliği esas olarak üç kanalda varoldu: Sol/sosyalist kanal, Kürt kanalı, şeriatçı/hilafetçi kanal. Sistemin denetiminde olmak kaydıyla, bir de ırkçı/Turancı kesim anılabilir. Ancak, ırkçılık sistemin mayasında olduğu için, bu devlet-dışı sayılan gruplara fazla ihtiyaç olmamıştır. Gerekli olduklarında kullanılmış, gerek kalmadığında kolayca bertaraf edilmişlerdir. Gazetecilik alanında da buna örnek bulmak mümkün.

Muhalif basın için ortak payda sayılan dönemlerden biri, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşandı. Sol/sosyalist, şeriatçı yayınların çoğaldığı bu dönemde, yine elbette sürgünde bir çok Kürt yayın çıktı. İstanbul'da 1948'de Dicle Kaynağı , 1950'de Şarkın Sesi, Demokrat Doğu çıktı. Bu dönemde, bir ‘ilk’e daha ulaşıyoruz. Türkiye’nin başkentinde de bir Kürt medyası boyatmaya başladı ilk kez. Ankara’da 1953'te Ağrı, 1955'te Henek, 1956'da Cudi, 1957'de Dersim yayımlandı.

Dikkat edilirse, sürgün basın olma pratiği sürüyor. Ülkeden bir örnek aramaya kalkıldığında, 1958’I beklemek gerekecektir. Çünkü, 1958'de Diyarbakır'da Musa Anter ve arkadaşları tarafından İleri Yurt yayımlandı.

1960'lı yıllar, Türkiye'nin “geç rönesansı“ olarak da anılır. 1961’de, “Kanuni Esasi”de yapılan değişikliklerle, daha doğrusu yürürlüğe konan “1961 Anayasası” ile dergi ve kitap piyasasında, büyük bir artış ve çeşitlilik yaşandı. Kürtler de kapatılan yayınlarının yerine yenileri çıkarmaya koyuldular. Örneklemek gerekirse: 1962'de, Edip Karahan ve arkadaşları tarafından çıkarılan Dicle-Fırat ilk akla gelen gazete. İstanbul’da ve Türkçe-Kürtçe yayımlandı bu gazete. 1963'te Keko (Ankara), Deng (İstanbul), Roja Newe(İstanbul) ve Reya Rast(İstanbul) çıktı. 1966'da Ankara'da iki Kürt yayını dikkat çekiyordu: Hawar ve Uyanış. Aynı yıl çıkan bir diğer yayın, Dengi Teza idi.

1960'lardaki fiili serbesttlik dönemi, 12 Mart 1970 askeri müdahalesine kadar sürdü. Kitap ve basına yönelik sansür yasaklama, yoketme ve yasak temelinde sürdü. 1973'te yapılan seçimlerle tekrar sivil bir hükümet kurulunca, Kürt yayımcılığı da hızlı bir gelişme gösterdi. 1970'lerin sonlarına doğru, yani 1975-1980 arasında Özgürlük Yolu, Heval, Rizgari, Peşeng Bo Soreş, Roşa Welat, Kawa, Denge Kawa, Şoreş, Jina Nu, Tekoşin, Azad, Reya Sor, Serxwebun, Yekbun, Hewar, Roja Gel gibi Kürt dergileri aylık ve 15 günlük periyodla yayımlandı.

Türkiye'deki Kürt basını, 12 Eylül 1980 cuntasıyla birlikte çok daha uzun bir yasak dönemine girdi. Yeni ve açık Kürt dergileri, 1984'ten sonra yayımlanmaya başladı. Diyarbakır'da Berhem 1984'te çıkmaya başladı. 1987'de Denge Partizan, 1988'de Medya Güneşi, 1989'da Vatan Güneşi ve Deng, 1990'da Halk Gerçeği, Yeni Halk Gerçeği ve Özgür Halk, 1991'de Rojname, 1992'de Rewşen, 1992'de Newroz Ateşi, Azadi ve Welat... Aynı yıllarda çıkan haftalık ve onbeşgünlük  Kürt gazeteleri ise şunlardı: Newroz, Denge Azadi, Ronahi, Jiyana Nu, Roj, Hevi, Nu Roj...

Ve geliyoruz günlük yazılı basın ve sürekli televizyon yayını zincirinin oluşturulduğu yıllara: 1992’de Özgür Gündem, 1994'te Özgür Ülke, 1995'te Yeni Politika, 1996’da Demokrasi, 1998’de Ülkede Gündem ve Özgür Bakış. Bu arada yine bir ilk: İlk Kürt televizyon kanalı Med-TV ve devamında Medya TV.

-Üçüncü Bölüm-

Budanan bir bilgi ve fikir dünyası

Kürt gazeteciliğini tartışmaya çalışırken, akılda tutulması gereken başlıca noktalardan ikisi şunlardır:

Bir: Kürtlerin kendi bilgilenme kaynakları ve fikir üretme gücünün tarihsel evrimi.

İki: Kürtlerin bilgilenme ve fikir üretmede, egemeni olan ulus veya devletlerle olan bağı.

Bilindiği gibi, uzun ömürlü bir Kürt devleti kurulamadı tarihte. Tanık olunan Kürt prenslikleri, bilgi biriktirme ve fikir üretmede istikrarlı, yeterli bir zemin yaratamadılar. Kürtlerin bilgi dağarcıkları sürekli boşaltıldı, fikir üretimleri engellendi. Bu yüzden, Kürtlerin adına atfedilecek bir bilgi havuzu ve özgün fikir akımları göremiyoruz tarihte. Sadece, Kürtlerin de bilgi akıttığı ortak havuzlardan Arap, Fars, Türk, Rum gibi kökenlerle paylaşılan fikir akımlarından sözedebiliriz. Zerdüştlük gibi. Kürtlere has bir bilgi havuzu, Kürtlere özgü bir fikir/inanç akımı olarak Yezidilik çıkıyor karşımıza. Ne var ki Kürtlerin uluslaşma sürecinde güçlü bir öge olamadı Yezidilik. Yani Kürt kaynaklı bir bilgi, Kürtlere özgü bir fikir/inanç ortaya çıkmıysa da bunlar etkinlik kazanamadı. Ehmede Xani’yi Kürdi bir fikrin soyağacı olarak tanımlayabiliriz. Xani’nin, zamanında sağladığı başarı yüksek bir düzeye denk gelir, ama Kürt toplumu bunu yüklenecek ve geleceğe aktaracak konumda değildi. Ehmede Xani, ne yazık ki sonraki dönemler için bir “elde kalan”dır. Korunamayan, geliştirilemeyendir. Kürtlerin bütün zamanları için etkili, kalıcı bir fikir akımı düzeyine çıkarılamadı.

Hareket bazında bakıldığında, Bedirhan hareketine kadarki Kürt hareketlerinin hiçbiri ulusal bir tabana dayanmıyordu. Aşiret reislerinin, ağaların, derebeylerin kendi nüfuzları için giriştikleri hareketlerdir. Bunların, fikrî bir temele dayanması da sözkonusu olamazdı. Dolayısıyla, fikrî gelişmelere herhangi bir ortam hazırlamaları da beklenemezdi. Kürt gazeteciliğinin, Bedirhanlar döneminde boyatması bu açıdan bir rastlantı değildir. Kavramın, geniş anlamında sorunlu görünse de Bedirhan hareketi ulusal bir niteliğe sahipti. Ancak bu ulusal oluşun çapı, bütün aşiretleri kapsama ve geniş bir Kürt cografyasına yayılması ile belirlenmiştir. Yani, burada da güdük bir ulusallık sözkonusu. Aşiretsel toplaşmayla sınırlı bu ulusallık, fikrî bir atılımı sağlamaya yetmezdi, ama asgari bir zemin hazırlamada işe yaramıştır.

Bilgi havuzu sürekli boşaltılan, özgün fikir üretimi hep engellenen bir toplumun, tam da bilgi ve fikir üzerinde varolan gazetecilikte kendini varetmesi çok zor olacaktı. Bir çok eksiği ve yanlışı barındıracaktı. Başkalarını takibi ve taklidi dayatacaktı. Öyle de oldu. Osmanlı’nın uluslaşma sancılarıyla çatırdadığı 19. yüzyıl sonlarına kadar Kürtlerin, bilgi ve fikir dünyaları, yukardaki çerçeve içinde kaldı. Kürt gazeteciliği varolma mücadelesi içinde, kendine özgü bir gelenek yaratmaya fırsat bulamadı pek. Bir yayın çıkarmak, başlı başına bir işti. Yayının içerik ve biçim açısından kalitesini dert etmeye vakit kalmıyordu pek. Kürt gazeteciliğinin sıkıştırıldığı bu mengene, bugün de kullanımda. Dolayısıyla, Kürt gaseteciliğinin sorunları da ancak kısmen değişmiştir. İlk gazetenin yaşadığı sorunları, bugün çıkan gazeteler de yaşıyor.

Siyasetin toparlayıcı konumu ve özgün alanların perdelenmesi

Kürtlerde, yine ezilen ulus gerçeğinin sonuçlarından biri olarak, bilgi ve fikir denildiğinde, çoğunlukla siyaset anlaşıldı. Kurum denilince de siyasi örgüt ya da parti akla geldi. Dil, sanat, edebiyat, felsefe, basın-yayın alanları çok arka planlarda kalabildi. Tarihe bakıldığında görülecektir ki bu alanlardaki kopukluklar daha sık ve daha derindir. Kürt aydınlar, ezilen bir ulusun politik önderliğini de üstlenmek durumunda kaldıkları için, örneğin gazeteciliklerini bunun yanı sıra yapmaya çalışmışlardır. Özgün bir alan olan gazetecilikte, sadece gazeteci olarak yoğunlaşma “lüks”leri pek olmadı. Kendini dayatan sorunun altına girmek gerekiyordu. Özgün çalışmalar, ulusun genel talep halini alan sorunlarının çözümü için gerekli çalışmalara feda edilebildi. Politik liderler ve kadrolar, aynı zamanda tarihçi, ideolog, dilbilimci, felsefeci, gazeteci, şair, romancı vb. idi.

Bütün bunlar, bir ulusun uluslaşması sürecinde, ilk ayağa kalkış anında anlaşılır şeyler. Ancak, uluslaşmanın belli bir hareket çevresinde ete-kemiğe büründüğü, bellirli bir mesafe katettiği aşamada, değişmesi gerekir. Ayağa kalkmış bir ulus, sadece siyasetin şemsiyesi altında duramaz. Siyasetin dışındaki özgün alanlar canlandırılmak ister ki uluslaşma tamamlanabilsin. Bugün bile Kürt medyasının elini, kolunu bir şekilde bağlayan sorunlardan biridir bu. Hayatın her alanında, her bir alanın gereklerine uygun faaliyetler yürütmek, uygun araçlar kullanmak, uygun kurumlar oluşturmak...

Özgün gazeteci tipi güdük kaldı

Bir ulusun, bir halkın, bir sınıfın dışında yapılmış bir faaliyet, bütün iyi niyetlere rağmen o halkla uygunluk promlemleri yaşar. Bir sürgün faaliyet olarak doğan ve gelişmeye devam eden Kürt gazeteciliğinin de bu tür marazları yaşaması, anlaşılır bir şey. Fakat kimse, eksik ve yanlışların anlaşılır nedenleri var diye, meşru gösteremez. Nedenlerini anlamak, bu marazlardan kurtulmanın ilk adımı olmalı. Özgün gazeteci tipinin kadük kalması, Kürt medyasının bugünkü kadro sıkıntısı düşünüldüğünde önemli bir tarihsel dezavantaj. Özgün gazeteci tipinin yeşereceği toprak, kendi ulusu ve halkıdır. Gazeteci bir aydın olmanın asgari gereklerine göre davranmaya çalışan bütün Kürtler, sürgün yaşamak zorunda bırakıldı. Böylece sürgündeki yaşam, özgün gazeteci tipinin güdük kalmasının zemini de oldu.

Kürtlerde şahsına münhasır gazeteci az. Bunun ve entellektüellerinin olup olmadığının tartışılıyor oluşunun birinci sebebi, elbette ki Kürtlerin uğradıkları baskı ve yasaklar. Ancak, sorunu bu kadarlık bir açıklamayla bırakmak, eksik bırakmak olur. Kürtlerin ulusal, sosyal, kültürel yapılarından kaynaklanan nedenler es geçilmemeli. Bir çok neden sıralanabilirse de önemli iki neden öne alınabilir. Geçmişte ve halen de bir şekilde süren, aşiret toplumu olmanın getirdiği dezavantajlar. Bedirhanlar hareketi, ve ilk gazeteyi çıkaran kadrolar, Kürtlerin o günkü konumunda moderniteye yönelmişti. Ancak, ufukları aşiretlerin birleştirilmesiyle sınırlıydı. Sonraki süreçlerde, Kürtlerin kaderini belirlemede etkili hale gelen siyasi hareketlerin önemli bir kesimi de, bir şekilde “modern zaman aşireti” olmaktan tamamen kurtulamadı. “Modern zaman aşireti”nden özlü, özgün, derin ve tutarlı gazeteci tipi çıkması güçtü. Yavan, sığ, şekilci ve kaypak “mürekep yalamış”lardan ise ancak, sövgü memuru ya da övgü memuru oluyor. Bir zaman için bütün işi, güya Kürtler adına ve çıkarına, sağa-sola sövmek olmuş “kalem erbabı”nın  Kürtlere çok zararı dokundu. Desteksiz övgü yağdıran “kalemşorlar”ın da Kürtlere fazla bir faydası olduğu söylenemez. Çünkü siyasi kurumlar, bir çok anlamda aşiretlerin yerine ikame edilmiş gibi bir işlev de görür oldu.

Gerek sövgü, gerek övgü memuru kesilsin, bu tür gazeteci tipi, Nazım Hikmet’in benzetmesiyle, bir bakıma gramofon plağı gibidir. İçinde bir şey yoktur ve içine ne doldurulursa onu çalar. Kürtlerin alternatif bir medya geliştirmeleri, bu tür gazeteci tipini aşmalarına bağlıdır. En azından bu tür gazeteci tipi, etkin olmaktan çıkmalıdır.

-Dördüncü Bölüm-

Özgün alana ve kuruma güvensizlik

Kürt gazetecilerinin, özgün kimliklerle ve özgün çalışmalarla tarih sahnesine çıkamayışımının nedenlerinden biri de baskı ve yasaklara siyasal örgüt olarak karşı koymanın avantajlarını kullanmak istemeleridir. Bu durumda gazeteci, sırtını dayadığı ya da içine girdiği politik hareket ya da partiye angaje olmayı gerekli buluyor. Hareket ya da parti de gazeteciden aynı şeyi bekliyor. Öyle ki gazeteci sıradan bir yansıtmacı olup çıkıyor. Kürt basın tarihine bu açıdan bakıldığında, bu açıkça görülür.

Türkiye’de gazeteciliğin bir çok sorunu var. Bu kadar iç içe yaşıyorken, Kürtlerin Türk meslektaşlarının gazetecilik yapış tarzından etkilenmemesi olanaksız. Doğal olarak bu etkilenme her zaman olumlu temelde olmuyor. Hatta, ezen-ezilen ulusa ait oluş karşıtlığıyla süren bir ilişkide, olumsuz etkilenmeler ağır basıyor.  Aynı şey, Kürt parti ve hareketlerinin basına yönelik bakış açıları için de sözkonusu. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk gazetelerden beklediği ile Kürt hareketlerinin Kürt gazetelerinden beklediği sık sık çakışıyor.

Genel bir doğrudur; ezilenler, ezenlerin kullandıkları araçları da kullanırlar. Ama araçların kullanılmasında temel bir fark olması, işin doğası gereğidir. Bu, bir çok alanda olduğu gibi, gazetecilikte de pek böyle olmadı. Gazetecilik kendi doğasına uygun bir mecrada yürütülemedi. Özgün kurumlar bunun için yaratılamadı, yaratılanlar işlevsel kılınamadı; özgün kadrolar bu yüzden yetiştirilemedi, yetişenler birarada tutulamadı ve bir çok profesyonellden gönüllü çalışma beklendi; bu işin temeli olan haberdar etme aşırı bir keyfilikle yürütüldü, yaşamın değişik alanlarında olan-biten konusunda bilgi edinmede okuyucuya gerekli olan güven verilemedi; haberdar etme, taraftar kılmaya feda edildi; herkesin herkesin işini yapmaya, her kurumun her kurumun işine soyunduğu günlerde, Kürt gazeteciliği de üçten-beşten geri kalmadı. Kendi faaliyeti olan gazeteciliği yapamazken, üzerine vazife bile olmayan işlere karışabildi.

Özgün kuruma güvensizlik alanlardan kaçırıyor gazeteciyi

Kürtlerde, Kürt hareketinin en yoğun eylemli günlerinde bile sokak gazeteciliği adına layık yürütülemedi. Bunun birinci nedeni, eylem alanlarına girişlerinin yasaklanmasıydı. Fakat, tek nedeninin bu olmadığı şimdi daha rahat anlaşılıyor. Çünkü şimdilerde salon, toplantı ve telefon gazeteciliği iyiden almış başını gidiyor. Bu aslında, Özal döneminde Türkiye’deki medyaya sirayet eden bir tarzdır. Etkili gazetelerin köşe yazarları, etkili muhabirleri işadamlarının, yüksek bürokratların, devlet erkanının verdiği davetlerin, içkili yemeklerin, kokteyllerin devamcısı konumuna geldi. Masa başında, telefonla haber yapma, temel tarz olup çıktı bu dönemde. Yatay ve sokak gazeteciliğinin canına ot tıkıldı. Artık, “derin” gazetecilik revaçtaydı.

Bugün Kürt medyası da bu tür marazlardan muzdarip ve bunlardan kurtulması gerekiyor. Muhabirler, taraftar olunan kurumların toplantılarına katılmaya memur edilmiş gibi çalışıyor. Fakslanan ya da telefonla iletilen olağan toplantılar bile haber yapılıyor. Ki genellikle kurumların toplantılarındaki gündemler, bu gündemlerin ele alınmasından sonra çıkan ve açıklanan sonuçlar aynı veya benzer oluyor. Bir bakıyorsunuz, gazetenin büyük bir bölümü aynı haberi, farklı başlıklarla işlemiş gibi. Bazer şu espri yapılır: Bizim gazetelerde her gün bir haberi bütün ayrıntılarıyla alırsınız belki, ama bunun bedeli ikinci bir ayrıntılı haberden yoksun kalmaktır.

Gazetecilerinizi sadece kendi kurumlarınıza hapsederseniz, bu da sonuçta bir hapisanedir. Gazetecilerinize, kendi kurumlarınızın gözlüklerini taktırırsanız, en başta kendi bindiğiniz dalı kesersiniz. Kendimizden haberdar olalım, kendimizden haberdar edelim derken; dünyadan ve ülkeden bihaber kalırsınız çünkü.

Çarpıtılmış bir militan gazetecilik var

Hayatın diğer alanlarından çekilip, sadece siyasal alana ve siyasal alanda da sadece kendi kurumlarının ortamlarına hapsolma, aynı zamanda yanlış bir militan gazetecilik anlayışıyla birlikte sürdürülüyor.

Gazeteciler, bir toplumun en dinamik kesimlerinden biridir.  Her toplumun dinamik alanlarında yeralan bireylerin duruşu da militancadır. Dolayısıyla militan bir gazetecilikten sözetmek elbette doğru ve militan gazetecilik sadece Kürtler için değil, yaşadığımız dünya için çok elzem olduğu muhakkak. Fakat, bunu doğru anlamak gerekiyor. Gazetecilikte militanlık, dolaysız veya doğrudan birilerinin, bir hareketin propagandistliğini, ajitatörlüğünü yapmak değil kesinlikle. Gazetecilikte militanlık, bedeli ne olursa olsun gerçeğin peşinde koşmak; araştırmak, ortaya çıkarmak ve yayımlamaktır. Haberdar etmeyi önemli görüp, aktarılan bilgilerin yorumunu, kendileri açısından yapmalarını okurlara bırakabilmektir. Gerekiyorsa, kendi yorumunu da haber dışında, ayrı bir çerçevede okura sunabilmektir. Bir satır bilgilendirmek, iki satır akıl vermek muhabirin işi değil. Toplumdaki ezen-ezilen kutuplaşmasında taraf olmak ile çiftestandartlı davranmak arasında dağlar kadar fark var.

İçselleştirilmiş sansür

İçselleştirilmiş sansür, sadece egemen medyanın değil, muhalif medyanın da sorunlarından biri. Muhalif medya içinde, bugün en işlevsel araçları kullanma gücüne erişen Kürt medyasında, daha da güçlenmesinin önünde bu içselleştirilmiş sansür engeli var. Hiçbir yayın organı, gözünü kendisine dikmiş kitleye bilgiyi keyfine göre verme hakkına sahip olmamalıdır. Bilgiyi yanlış aktarmak bir yana, eksik yayımlamak da bir sansür uygulamasıdır. Kürt medyasında bir güven sorunu, bir tiraj sorunu varsa, önemli oranda bu içselleştirilmiş sansüre de bağlı.

Egemen medyanın en belirgin özelliği, tüm rengarenk görünümüne rağmen, tek sesli oluşudur. Görülmemesi gerekeni hepsi görmüyor, verilmemesi gerekeni hiçbiri vermiyor. Yakın geçmişe kadar, gazeteler ve televizyonların, ölen askerlerin cenaze törenlerini veriş tarzına bakmak, bu noktanın anlaşılması için yeterli. Egemen medya, asker yakınlarının, “vatanımız için canımız feda” ile başlayan konuşmalarının bu bölümünü verirdi sadece. “Ama” diye devam edenler olduğunda, bunları ne okur okuyabilir, ne de izleyici duyabilirdi. Bu bir eksik bildirmedir ve kendi çapında yanlış bildirme ve yönlendirmedir. Çünkü, ölen askerlerin bütün yakınları, savaş taraftarı olarak gösterilmiştir.

Farklı gerekçelerle ve “haklı nedenler”e dayandırılmaya çalışılsa da benzer bir içselleştirme tüm muhalif basında ve Kürt medyasında da var. Uluslararası Af Örgütü, Türkiye için bir rapor yayımlamış olsun. Egemen medya, raporun sadece örneğin PKK’yi eleştiren kısmını yayımlar. Kürt basını ise, raporun devleti eleştiren kısmını. Ne egemen medyanın okuru ve dinleyeni, ne de Kürt medyanın okuru ve dinleyeni, sözkonusu raporun tam içeriğini öğrenemez böylece. Bir okur, raporun tamamından haberdar olmak için, en iki karşıt gazete okumak zorundadır.

Kürt gazeteleri, neden bu kadar az okunuyoruz, neden az satıyoruz sorularının yanıtını, bu ve benzeri can alıcı olgulardan çıkarırsa önündeki engelleri bir bir aşabilir. Yoksa, neden olmuyor, sorusuna ilgisiz ve biçimsel gerekçeler bulup, eskitip durulur.

Kirli bir medya ortamında temiz kalmak kolay değil

Egemen medya ortamında, promosyonsuz gazetecilik yapan yok gibi. Yıllar önce, arada bir yapılan promosyon artık yayın organlarının sürekli faaliyeti haline geldi. Rengarenk gazeteciliğin başı promosyon. Gazetecilik, artık özerk, özgün bir faaliyet değil. Egemen medya, artık eskisinden daha çok ve daha açık olarak, başka işlere paravan olarak kullanılıyor. Gazeteciliğin, başka işlere yedeklenmesi nicedir kanıksanmış durumda. Promosyon işi çığırından çıktığında basın tekelleri arasında yapılar anlaşmalar, pek işe yaramıyor. Karşılıklı verilen sözler tutulmuyor ve bir bakıyoruz, yeni bir promosyon savaşı alevlenivermiş. Yakın geçmişte kap-kacak, bardak-tabak, çarşaf-nevresim, masa örtüsü vs. dağıtıyordu gazeteler. Şimdi çekilişler, maç biletleri, gezi kuponları vs. üzerinden seyrediyor.

Öte yandan, bugün egemen medyada gazetecilik uğraşı içinde görünenlerin kaçta kaçı komisyoncu, aracı, ispiyoncu, ajan, röntgenci, pazarlamacı.. bunu kestirmek imkansız hale gelmiştir. Gazetecilik, çoktan antık o bilinen geleneksel sınırlarının dışına taşmıştır. Ama bu, gazetciliğin kendisiyle ilgili mesleki bir devrim değil. Gazeteciliğin, mesleğin niteliğini dönüştürerek farklı bir pazar haline gelmesidir. Gazetecilik mesleki iç dinamiklerle kendi aşmıyor. Başkalaşıyor, gazeteciliğin mesleki özüne yönelik bir dönüştürme/saptırma sözkonusu. Meslek dışı bir sürü işlevler ikame edildi gazeteciliğe. Öyle ilginç bir durum var ki şimdi, bir gazete ne kadar az gazete ise o kadar çok satıyor! Kitlelerin haber alma hakkı, gazete sahiplerinin azami kârı uğruna ipotek altındadır.

Çok satmak için, her yol ve yöntem mübah sayılınca, geriye çok satan ama gazete olmaktan çıkan bir nesne kaldı. Burjuva basının durumu aynen böyledir bugün. En çok satmakla övünen gazeteler gazetecilik iddialarında, bir “telekız”ın yakayı “ahlak zabıtaları”nın eline verdiğinde, “ama ben mankenim” demesi kadar ciddi olabiliyorlar ancak. Mankenlik, nasıl telekız faaliyetine paravan yapılabiliyorsa, gazetecilik de en akıl almaz işlere paravan ediliyor. Öyle gazeteciler var ki egemen medya pazarında, gazetecilik sadece arada bir gerekli olduğunda anımsanan bir sığınaktır.

Medya ortamındaki bu kirlenme, sadece gazeteleri gazete olmaktan çıkarmıyor; okur da gazete okuru olmaktan çıkıyor. Okurdan çok, ek bir işe, bir kazanca kavuşmuş küçük bir yatırımcı gibi davaranıyor. Bugün Türkiye’de, gazetede yazılanlar dışında, sırf bir şeyler kazanmak için gazete alan bir okur kitlesi var. Gazete-okur ilişkisi, yabancılaşmanın en nadide kanıtı haline gelmiştir. Kuponu gözü gibi koruyan bu okur, gazetenin gerisini çoğu kez okumadan duraklardan birinde unutabilir, bırakabilir. Kimi öyle bir gazetenin evinde, aile içinde okunmasını gerekli bile görmez. “Ailenizin gazetesi” palavralarına rağmen, gerçek durum üç aşağı-beş yukarı böyledir.

Böylesine kirletilmiş bir medya ortamından, muhalif basının payına da ister istemez bir şeyler düşüyor. Baskılar, yasaklar, yoksunluklar, yoksullukların yanı sıra bir de bu kirli medya ortamına direnmek gerekiyor. Kürt gazeteciliği, hızla eksiklerini tamamlar, yanlışlarından kurtulursa; medya ortamının geneline etkide bulunacak bir arınmanın dinamiklerinden biri olabilir. Kürt medyasıyla ilgili tartışma yürütülürken, bunun da unutulmamasında fayda var.

(Bu dızı 2002'de Özgür Politika için hazırlandı ama yaymlanmadı; yani sansüre takıldı.)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at