TÜRKÇE / DEUTSCH

Avrupa’nın en büyük yeraltı gölünde gezinti!
Şaşırtıcı, sürprizlerle dolu, öğretici, esrarlı, hüzünlendirici “yeraltında bir mavi yolculuk”... Bir dağın içine, o dağın içindeki gölün üzerinde yapacağınız yolculuğu; madencilerin ve savaş esirlerinin yaşadıklarını farklı bir açıdan anlamak, faşistlerin marifetlerinin yeni kanıtlarına ulaşmak için küçümsemeyin derim.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Viyana - Ben, 15 yıldır Avusturya’da yaşıyorum. “İkinci vatan”, “yeni vatan”, “gurbet”, “doyduğum yer”... Bu tür kalıplara takılıp kalmaktan yana değilim. Nerede olursam olayım, bir gün bile kaldığım ya da yaşadığım yerde, hakkını vererek yaşamak isterim. Avusturya’yı da kaldığım başkent Viyana’yı da sevdim ben. Bunun nedenleriyle ilgili derin, uzun uzadıya analizlere girecek değilim. Bendeki Avusturya’yı ve Viyana’yı anlattıkça, parça parça da olsa nedenler bir bir ortaya çıkmış olacaktır. Ben burada, çok önemsediğim bir “gezi yazısı” çıkarmaya çalışacağım. Biraz da gazetecilik mesleğinin, yazarlığın doğal olarak sağladığı olanaklarla “yeni vatan”da da az gezmiş sayılmam. Ama bu kadarla yetinmemem gerektiği kesin! Yaşadığım Viyana’yı bile “hallac pamuğu” gibi atmış değilim daha! Özellikle de Steirmark ve Kaernten eyaletleri söz konusu olduğunda bir hayli “acemi”, “bilgisiz”im hâlâ.

Giriş faslını burada tamamlayıp, “seyyah olmak, gezip görmek gibisi var mı”, diyerek sıradaki geziye geçmek istiyorum. Bu hafta, Niederösterreich (Aşağı Avusturya) eyaletine bağlı Mödling kenti yakınlarındaki Seegrotte’yi gezdik, gördük, öğrendik. Yani bu gezi yazımızın konusu, “Avrupa’nın en büyük yer altı gölü” olarak ünlenen Seegrotte! Saat 13:00 sularında, Aşağı Avusturya (Niederösterreich) eyaletinin Payerbach kentine giden, çift katlı trendeyiz. Bu çift katlı trenle gidiyor olmaktan, ben sahsen özellikle hoşnuttum. Çünkü, Viyana içinde bile bu trenlerle birkaç durak yol aldığımda bile, kendimi uzun yolculuklara çıkmış hissederim. Viyana’dan genelde hoşnut da olsam, aylarca aynı şehirde kalma sıkıntısının omuzlarıma yüklediği ağırlığı az da hafiflettiğim duygusuna kapılırım. Küçük ara duraklarda durmayan bir tren bu. Göz açıp kapayıncaya kadar Mödling’de buluyoruz kendimizi. Bu tren yolculuğundan da kısa bir de otobüs yolculuğumuz olacak. Zira Seegrotte, Mödling belediyesinin sınırları içinde ama, bu kente bağlı bir kasabada! Otobüsün gelmesine yarım saat kadar zaman var. Bu fırsatı, kısaca da olsa Mödling kentini tanımaya kullanalım istiyorum. Zaten, bekleme zamanını daha hızlı geçirmek için, Mödling’de gezinmeye başladık bile!

Mödling, 18 Kasım 1875 yılından beri şehir statüsünde ve Aşağı Avusturya eyaletinin, başkent Viyana’ya en yakın önemli kentlerinden biri. 1938’de Nazi Almanyası Avusturya’yı işgal ettiğinde, Mödling’e başkent Viyana’nın 24. Belediyesi statüsü verdi. Kentin, tekrar belediye bölgesi statüsüne kavuşması, 1954’te mümkün oldu. Yani Mödling, tekrar Aşağı Avusturya eyaletine bağlanmıştı. Viyana’nın 16 kilometre güneyinde yer alan kent, (Ocak 2013 verilerine göre) 20 bin 457 kişilik bir nüfusa sahip. “Hıristiyan muhafazakar” ÖVP’nin etkin olduğu bir yerleşim yeri. Belediye Başkanı ÖVP’den Hans Stefan Hintner. Belediye meclisinde ÖVP 19, SPÖ 9, Yeşiller 8 ve FPÖ 3 üyeye sahip. Toplam 41 kişilik belediye meclisinde, birer üyelik de iki yerel inisiyatife ait.

Kısa bir tur atıp, Mödling tren istasyonunun yanı başındaki otobüs durağına dönüyoruz. O anda durağa giren otobüsle ilgilenmiyoruz, ama otobüs şoförü bizi teğet geçmekten yana değil. “Siz nereye gideceksiniz?”, diye soruyor. “Seegrotte”, cevabını veriyoruz. “Gelin o zaman”, anlamında bir şeyler söylüyor. Meğer, Mödling’den Seegrotte yönüne giden bir değil, iki otobüs varmış. İlgili davranan şoför sayesinde, fazla beklemekten kurtulmuştuk. Yine, göz açıp kapayıncaya kalmadan Hinterbrühl’e varıyoruz. Şoför, dayanışmasını teklifsiz sürdürerek, “Seegrotter burada” diyor. Bizimle birlikte, beş kişi daha iniyor otobüsten. Otobüsün devam ettiği yönde, grup halinde ilerliyoruz. İlgili şoförümüz, “az ilerde sağa dönüp, derenin karşısına geçin”, demişti. İlk sağ yol ayrımına geldiğimizde içine yuvarlandığımız bir anlık tereddüt, tanımadığımız yol arkadaşlarımızla kısa, kısıtlı bir diyaloğa neden oluyor. Birlikte gelen iki kadın İngilizce konuşuyor. Yaşlı, uzunca ve sıska başka bir kadın, şişman bir genç kadın ve genç bir oğlanla turda. İngilizce başlayan muhabbet, kısa sürede başka bir dilde devam ediyor ve böylece bizim dışımızdaki iki grup bütünleşiveriyor. Meğer hepsi Portekizli ya da Portekiz kökenliymiş. Geçiş yaptıkları yeni ortak dil de Portekizce imiş.

Sağa dönüp devam ettiğimiz yol, bir dere boyunca uzanıyor. Ama bizim bu yoldaki ilerleyişimiz pek de uzun sürmüyor. Yüz küsür metre yürüyüp, bir yaya köprüsünden derenin karşı yakasına geçiyoruz. Karşımızda Seegrotte’nin girişi! Mödling’e bağlı muhtarlıklardan Hinterbrühl’de yer alan Seegrotter, Mödling’e göre, Viyana’ya 1 kilometre daha yakınmış. Yani, Seegrotter-Viyana arası sadece 15 kilometre! Bilet satış bürosu, hediyelik eşya, kart satış yeri ve bir kafe. Giriş ücreti, yetişkinler için 9 Avro. Biletlerimizi alıp beklemeye başlıyoruz. Önceki turun kafilesinde yer alanlar çıkıyor içerden. Biz bekleşenler, giriş kapısının önüne toplanıyoruz heyecanla. Resmî bir kıyafet içindeki rehber ve tekne sürücümüz de geliyor. Kısa bir (Almanca ve İngilizce) önbilgilendirmeden sonra, bizi madene ve göle ulaştıracak tünele giriyoruz. Kavuran bir Temmuz sıcağına göre giyinmiş olarak ordaydık. Meğer, madenin içindeki düzenli sıcaklık oranı 8-9 derece arasındaymış. Neyseki girişte, battaniye alma şansımız varmış. Ben en üstte duran, çingene pembesi bir battaniye kapıp sarınıyor, sırt çantamı da üstüne geçiriyorum.

Üç kattan oluşan madenin orta katına paralel ilerleyen tünel, orta boylular için sıkıntı yaratmayacak kadar yüksek. Önemli bir bölümü tuğlarla örülü. Sac kaplama yerleri de var, taş kısımları da. Kimi yerlerde sular sızıyor. Sağda solda soluklanma galerileri, aydınlatma araçlarının konulduğu yuvalar sıralanıyor. Galerinin birinde, bir madenciyi çalışır durumda gösteren bir maket duruyor; elinde çekiç, murç ve önünde el arabası. Sonrakinde, ocakta taşıma işinde kullanılan atların kafaları iliştirilmiş duvarlara. Rehberimiz, bunların her birinin önünde durarak, iki dilli açıklamalarını sürdürüyor. Tünel, birkaç yerinde kalın latalarla desteklenmiş, inşaat havası veriyor buralar. Solda yer alan ve hava sıcaklığının nispeten daha yüksek olduğu bir galeriye ulaşıyoruz. Madenciler, dinlenme zamanlarını, yiyip içme saatlerini burada geçirirlermiş. Madenin en üst katından, tepenin üstüne kadar çıkan ana kulenin kapısına geliyoruz, ama içeri alınmıyoruz. Buraya, dönüşte bakacakmışız çünkü. Madende kullanılan atların ahırını geçip, Azize Barbara’nın şapelinde duruyoruz. Şapel, yanan mumların ve elektrikli aydınlatmanın ışıltıları içinde. 1920’de düzenlenen bu galeri, 15 metre genişliği ile Seegrotte’nin en büyük galerisi. Azize Barbara adına burada bir dua köşesi yapılması, onun, madencileri koruduğuna inanıldığı içinmiş. Azizenin portresinin iki yanında, madende kulanılan aletleri temsilen alçı taşından yapılmış bir balta ve çekiç, çarpraz olarak asılı duruyor. Aynı köşedeki, “G-A” harfleri ise, madencilere şans dileme anlamında “glück auf” kelimelerinin baş harfleri. Azize Barbara’nın anısına Aralık ayının birinci Pazar günü, burada törenler yapılırmış hâlâ. Akustiği çok iyi olduğu için, klasik müzik konserleri de verilirmiş.

Şapeli geride bıraktıktan sonra, en alttaki üçüncü kata, yani göle ineceğimiz merdivenlerin başındayız. Sağlı sollu merdivenlerin ortasında, raylar uzanıyor. Çıkarılan madenin taşınması raylı sistemle gerçekleştirilmiş. Yükün çekilmesinde kör atların kullanıldığı bir raylı sistem! Aşağıda, merdivenlerin bitiminde iskele olarak kullanılan duba, mavi oturaklı bir tekne ve ünlü göl bekliyordu bizi. Turlar, aynı tipte iki tekneyle yapılıyor. Biri kalkarken diğeri yanaşıyor. Zira, gölün uzandığı labirentlerin önemlice bir kısmı, bir teknenin geçişine izin verecek genişlikte. Tekneler 26 kişilik. Sağda ve solda eşit şekilde sıralanan plastik koltuklara kuruluyoruz. Ayakta yolculuk yapmak yasak. İskelenin karşısındaki kuytulukta, ejderha kafalı, fener tarzı araçlarla aydınlatılmış sembolik bir tekne duruyor. Gölün suyu mavi ve çok temiz. Altındaki her şeyi net görmek mümkün. Derin bölgeleri de var, ama ortalama derinlik bir metrenin biraz üzerinde.

Bir alçı madeninden, Avrupa’nın en büyük yeraltı gölü nasıl çıktı?

Elektrikli bot sessizce, klasik müzik eşiliğinde mavi labirentlerin içine doğru süzülmeye, rehberimiz madenin ve gölün hikâyesini anlatmaya yeniden başlıyor. İşte, ol hikâyenin özeti: Tam 6 bin 200 metrekarelik alanıyla “Avrupa’nın en büyük yer altı gölü” ünvanına sahip Seegrotte, Hinterbrühl’ün yanı başında kurulu olduğu bir tepenin içinde, dibinde yer alıyordu. Aslında burası, doğal bir mağara ve yeraltı gölü değildi. Ben, bizzat ziyaret edene kadar, üstün körü edinmiş olduğum bilgiler doğrultusunda öyle düşünmüştüm. Burası gerçekte bir “alçı madeni” (Gipsbergwerk) idi zamanında. Belli bir tarihten sonra, üç kattan oluşan madenin en attaki katında su çıkmaya başladı, burası, biraz da kaçınılmaz olarak bir yeraltı gölüne döndü. Maden olarak kullanılmaz hale gelince, çevre ve içmekân düzenlemeleriyle, bir yeraltı müzesi, etkinlik merkezi, turistik alan haline getirildi. Güney Viyana Ormanları (Südlichen Wienerwaldes) bölgesi, dünyada benzeri az bulunur bu mekân ve hazineye böyle kavuşmuştu.

Hikâyeyi başından alacak olusak: Hinterbrühl’den G. Plankenbicher adlı bir değirmenci, 1848 yılında 5 metrelik bir kuyu açmaya yeltendi. Su çıkarmak için yerin dibine inen Plankenbicher, alçı madenine adeta tosladı. Alçının bulunduğu mevki tam olarak, Heiligenkreuz mahallesinin Preinsfeld alanıydı. Bulunan, “gübre alçı” olarak da anılan bir türdü. 1912 yılına kadar, burası bölgenin önemli alçı madenlerinden biri olarak işletildi. 80 kadar madenci çalıştırılarak, günde iki-üç vagon alçı taşı çıkartıldı. Derken, aynı yıl içinde, en attaki üçüncü katta bir su patlaması yaşandı. Maden derinleştirildikçe su kaynağına ulaşılmıştı! Alt kat, 20 Milyon metre küp kadar suyla dolup taştı. Yerin 79 metre altında çalışmakta olan madencilerin önemlice bir kesimi, yaşanan bu su baskınında boğularak hayatını kaybetti ne yazık ki. Artık bu koşullar altında, buranın maden ocağı olarak çalışması imkânsızlaşmıştı. Çünkü o günün koşullarında, düzenli bir su boşaltım (tahliye) sistemi kurmak oldukça pahalıydı. “Astarı yüzünden pahalı” olmaya başlayınca, alçı üretimi durduruldu ve maden kapatıldı. Uzun yıllar kendi haline terk edilen madenin en alt katı koca bir yeraltı gölü olup çıktı.

Atıl durumdaki madeni, 1918 yılında Viyanalı bir likör fabrikatörü olan Friedrich Fischer satın aldı. Fischer’nın ilk planı, oradan bir eğlence mekânı yaratmaktı. Fakat daha sonra mantar yetiştirmeye karar verdi. Ne var ki madendeki düşük ısı dolayısıyla bu işte başarılı olamadı. 1920 yılında, 200 metre uzunluğunda bir yeraltı tüneliyle ulaşılan bir galeri düzenlemesine gidildi. Madenin faal günlerinden kalma ve orta kata çıkan, yerleşim yerine hemzemin bir tüneldi bu. Tünel tuğla ve başka kaplama malzemelerle berkitildi. Düzenlenen galeri ise, daha önce de andığımız ve madencileri koruduğuna inanılan Azize Barbara adına yapılmış bir dua ve anı köşesine ayrıldı. Ardından, 1930’larda kaydedilen en önemli gelişme, madenin elektriklendirilmesi oldu. Daha sonra ise, 8 Haziran 1932 günü, askerî bir eski dubayla işlev görecek olan elektrikli bir tekne, yeraltı gölünün gezilmesi için hizmete sunuldu. Yani, yeraltı mağara (maden) gölü fiilen ziyarete açıldı. Artık turistik bir mekândı! Madenin gölleşen ve tekneyle gezilmeye başlanan üçüncü katı, yer seviyesininn 60 metre kadar altındaydı. 1936’da, madeni yeni bir işletmeci kiraladı. Bu zaman diliminde, yeraltı gölü ziyaretçi akınına uğrar duruma geldi. 1937-38 yılları arasındaki ziyaretçi sayısı, yaklaşık 50 bin kişiye ulaştı.

Naziler için “kanatlı silah” üretim merkezi oluyor

Avusturya’nın 1938’de Almanya tarafından işgal edilmesi, turistik bir hazine haline gelen Seegrotte için de kötü günlerin başlangıcı oldu. Naziler, burayı önemli bir yeraltı deposu olarak kullanma fırsatını kaçırmak istemeyeceklerdi. Örneğin, yenilebilir yağların saklanması gibi işlevler için düşündüler. Ancak, madendeki yüksek nem oranı, bunu yapabilmelerine engeldi. O olmadı, büyük miktarlarda endüstriyel yağları, fıçılayıp bu tünellerde koruma altında tuttular bir dönem. Savaştan zarar görmesini istemedikleri, daha birçok şeyi burada sakladılar.

Seegrotte için esaslı işlev değişikliği ise, 1944 yılında gündeme geldi. Burası, Heinkel Firması tarafından Nazi ordusuna “kanatlı silah” (savaş uçağı) üretilen ve üretimde de savaş esirlerinin kullanıldığı bir toplama kampı/fabrika haline getirildi. Bunun için, öncelikle madendeki su dışarıya pompalandı ve zemine beton döküldü. 1 Mayıs 1944’ten itibaren, 162 model “Salamender” adlı uçağın kanat takımları hariç, geri kalanı burada üretildi. Burada üretilen parçalar dışarı çıkarılıp, bugün Viyana Havaalanı’nın yeraldığı Schwechat bölgesindeki ilgili bir fabrikalarda monte edilildi. Yeraltı uçak fabrikasında, 170 kalifiye elemanın kontrolünde zorla çalıştırılan, savaş esirlerinin sayısı 2 bin civarındaydı. Bu savaş esirleri, Oberösterreich (Yukarı Avusturya) eyaletinin Mauthausen kenti yakınlarında bulunan aynı adlı toplama kampından getirilmişlerdi. Vardiyalı şekilde, 24 saat üretim vardı.

Fakat burada üretilen ses hızını aşan dünyanın ilk jeti, savaşta kullanılma şansı bulamadı. Bunun nedenlerinden biri, Nazilerin elinde, bu uçağı kullanacak ehliyette pilotların kalmaması gösterilir. Öte yandan, 1 Mayıs günü üretime geçen yeraltı uçak fabrikası, 24 Mayıs günü Sovyet Kızıl Ordu’sunun bombalı saldırısına maruz kaldı. Viyana’nın yakınlarına kadar sokulan Kızıl Ordu, Mödling bölgesine 37 bomba atmış ve bu bombalardan 7 tanesi, yeraltı uçak fabrikasına dönüştürülmüş Seegrotte’ye isabet etmişti. Madenin üst kısmına isabet eden bombalar, içerde patlamamalara neden olmuş ve hasara yol açmıştı. 1945 sonbaharında, madende bulunan ve Heinkel Firması’ndan kalma tesis söküldü, ekipman ve uçak parçaları dışarı çıkarıldı. Savaş Nazilerin yenilgisiyle sonuçlandığında, işgalciler, bütün madene bomba döşeyip terk ettiler. Nazilerin bomba düzeneği, Avusturyalı bir çavuşun müdahalesiyle patlatıldı. Muhtemel can kaybı açısından önemli bir felaket önlenirken, madende büyük hasar meydana geldi. Seegrotte, savaştan sonra 1946 başından itibaren, Sovyet Kızıl Ordusu’nun denetimine girdi. Savaştan önceki kiracı şahıs, 6 ay kadar sonra, madeni yeniden inşa etmek için gerekli onayı aldı. 1948 yılında, madenin en alt katı yavaş yavaş tekrar göllendi ve dolayısıyla turistik ziyaretler tekrar başladı. Kiracı işletmeci, 1984 yılında gölü ve madeni, sahibi Frederick Fischer’e devretti. Son yılların, yıllık ortalama ziyaretçi sayısı, 250 bin kişi olarak veriliyor.

Dönüşümüz mecburen hızlı oluyor!

Karanlık labirentlerde uygun ve abartısız ışıklandırmalarla uzanan mavi sularda, oldukça pürüzlü bir daire çizip iskeleye dönüyoruz. On dakika kadar önce indiğimiz sağdaki merdivenlerin dibinde, başka bir kalabalık tur sırasını bekliyordu. Rehberimizi ve kaptanımızı alkışlayıp iniyoruz bottan ve sol taraftaki yer yer ıslak basamaklardan orta kata çıkıyoruz. Çıkış yolunda serbest bırakılıyoruz. Üşümeye başladığımız için, hemen hepimiz acele ediyoruz. Azize Barbara’nın şapelini, at ahırını geçip, dağın tepesine kadar çıkan anakulenin kapısına kadar geliyoruz. Bizden öncekileri izleyip kulenin kapısından dalıyoruz içeri. Hemen ışıklar içinde basamaklar çıkıyor karşımıza. Ahşap kaplamalı, ahşap merdivenli yüksekçe kulenin dibinde, orta karın büyükçe bir galerisi yer alıyor. Madencilerin etkinlik alanıymış vakti zamanında. Bir kenarda, büyükçe bir şöminede ateş yanıyor. Tavanda, ahize işlevi yüklenmiş devasa bir çark.

Soğuk iliklerimize işlemeye başlamadan, bizi gün ışığına çıkaracak uzun, ince tünele geri dönüyor ve adeta koşar adım ilerliyoruz. Üstümdeki battaniyeyi dürüp yerine bırakıyor, güneşte kavrulan banklardan birine bırakıveriyorum kendimi. Şaşırtıcı, sürprizlerle dolu, öğretici, esrarlı, hüzünlendirici “yeraltında bir mavi yolculuk” geride kalmıştı. Günün birinde gitmeye karar verirseniz, yanınızda taşıma fikri sizi bunaltsa, yani öylesine kavurucu sıcakların olduğu bir zaman diliminde bile, yanınıza kalın giysiler almayı unutmayın. Battaniyelere sarınmaktan daha iyidir en azından! Bir dağın içine, o dağın içindeki gölün üzerinde yapacağınız yolculuğu; madencilerin ve savaş esirlerinin yaşadıklarını farklı bir açıdan anlamak, faşistlerin marifetlerinin yeni kanıtlarına ulaşmak için küçümsemeyin, kesinlikle yapın derim.


..........................................
30 Temmuz 2013

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at