TÜRKÇE / DEUTSCH

Artık bir insanî içgüdüdür dans
İrlanda’yla ilgili her şeye ilginç bir tutkuyla yönelmiş bir arkadaş sayesinde, ‘‘Lord of the dance’’ adlı topluluğu izledim. Koreografi, prodüksiyon ve yönetmenliğini Michael Flatley’in yaptığı topluluk, Viyana’nın başlıca kültür merkezlerinden Wiener Stadhalle’de sahne aldı. İrlanda halk dansları ve müziğinden, iki bölümden oluşan muhteşem bir gösteri! İnsanın doğasındaki içgüdüler ile yapay doğanın tekniği, dans gösterilerinde buluştu.

İnsanın gelişmede,  ön sırayı hiçbir canlıya kaptırmamasını anlamak zor değil. Fakat bu arada, kimi insani değerlerindeki korkunç yıkımı kabullenmek de kolay değil. İlk çığlıkta, yaşamımızın mekanikleşmesini ünlemek isterim. Yaşam ne kadar mekanikse, özgün bir kişilikten o kadar yoksun çünkü. Şu ‘‘bilimsel ilerleme’’ yok mu? Teknik alandaki ruhsuz ilerlemenin yıkıcı yan ürünlerine boğulduk! Einstein’in demesiyle, ‘‘insan üzerinde durduğu gezegenden daha hızlı soğumakta’’. Böyle bir çağda umutsuz bir alan görünümü sergilese de sanat ve edebiyat, tüm yaşamımız boyunca çocuk kalabileceğimiz, yani insanî saflığımızı koruyabileceğimiz, önemli bir mecra. ‘‘Yaratıcı beyinler’’ birer virüse dönüşmüşken, elini koyacak vicdanı kalmışlara çok iş düşüyor. Karşımızda, merhameti sıfıra indirmiş bir teknik uygarlık duruyor. Kimi yeni buluşlar, canilerin eline balta olabiliyor.

Geçen hafta sonu, İrlanda’yla ilgili her şeye ilginç bir tutkuyla yönelmiş bir arkadaş sayesinde, ‘‘Lord of the dance’’ adlı topluluğu izledim. Koreografi, prodüksiyon ve yönetmenliğini Michael Flatley’in yaptığı topluluk, Viyana’nın başlıca kültür merkezlerinden Wiener Stadhalle’de sahne aldı. İrlanda halk dansları ve müziğinden, iki bölümden oluşan muhteşem bir gösteri! İnsanın doğasındaki içgüdüler ile yapay doğanın tekniği, dans gösterilerinde buluştu.

Dans, insanın en eski etkinliklerinden biri. Bu doğru ama, eksik bir tanımlama. Çünkü dans, insandan önce de vardı. İnsanlaşmayı önceleyen özellikle kimi kuşlar, daha başka kimi hayvanlar eşlerini hep dans ederek çağırır örneğin. Yani insanlar dansı hayvanlardan öğrendi. Pavane dansı, tavuskuşundan esinlenmiştir. Geçen yüzyılın başında, ‘‘hindi yürüyüşü’‘ dansı ABD’yi kasıp kavurmuştu. Anadolu’nun birçok yöresinin halk danslarında hayvanların izini bulmak çok kolay. Keklik gibi sekmek, kaltal gibi havalanmak, kurt gibi atılmak... İnsanlar, dansı hayvanlardan öğrendi ama, zamanla kendi doğasının ayrılmaz bir etkinliği haline getirdi. Artık bir insani içgüdüdür dans. Bunu küçük çocuklarda da kolaylıkla görürüz. Yürümeye başlamadan önce, sallanmaya başlar çocuklar.

Halklar, geleneksel danslarındaki figürleri ve temaları, hayatın içinden damıtır. İrlandalılar, bunu başarmış ve yaşatabilen halklar arasında. Namı yaygın İrlanda atlarının toynak sesleri, öyle başarılı taşınıyor ki sahneye! Tek kişilik girişler ve bitişler sık sık kullanılsa da izlediğimiz bir topluluk dansıydı. Dansçılar dans alanının her yanını kolaçan edip durdu. Her dansçı, gruptaki herkesle karşılaşabildi. Bu, sahnede hem bir fırtına havası yaratıyor, hem tekdüze sıralanmaları önlüyordu. Halk danslarının önemli iki özelliğidir bunlar. Açık alan dansları olarak gelişmiş olmalarının etkisi büyük. Çevik adımlar, sert vuruşlar, hızlı zıplamaları saray kökenli danslarda bulamazsınız. Zira, üst sınıfların dansları, tabanı cilalı salonlarda geliştirilmiştir. Genellikle kayar adımlarla yapılırlar. Geçişler azami derecede yumuşaktır. Mini adımlarla ve abartılı referanslarla dansetmek, ‘‘soylu sınıf’’tan sayılmanın şanındandır.

Atlas okyanusuyla çevrili bir ada ülkenin çılgın çocuklarını, coşkuyla izledik. İç kısımları tabak gibi düz olan bu ada ülkenin kadınları ve erkekleri, keklik gibi sekip şakımalarını biraz da yaşadıkları coğrafyaya borçlular kimbilir. ‘‘Lord of the dance’’ adlı topluluüun nereden koştuğuna bakarsak, gösterdikleri başarı ve gördükleri yoğun ilgi şaşırtmaz bizi. İrlanda, birçok özgünlüğe sahip. Birçok yabancı için, eskimeyen bir cazibesi var. Oscar Wilde’ı, James Joyce’u, Samuel Beckett’ı, Bernhard Shaw’ı dünyaya armağan etmiş. Fransızların burjuva devrimi kadar etkili bir edebiyat devriminin mecrası olmuş bir ülke. Son olarak, kadın liderler konusunda bir ilke imza attı İrlanda. 1990’da yapılan cumhurbaşkanı seçimlerini kazanan solcu hukukçu Mary Robinson, başka ülkelerdeki hemcinslerinden çok farklı oturdu iktidar koltuğuna. 1990’lı yıllar ‘‘Robinson yılları’‘ olarak anılır, onun cumhurbaşkanlığı, ülkesinde bir dönüm noktası sayılır oldu. Başka hiçbir kadın lider, kendi ülkesinde böyle bir etki yaratmadı.

İrlanda, çelişkiler yumağının öteki adı bir ada. Kimi kez hayran kalırsınız. Yadırgayarak kafa sallayacağınız karşıtlıklar, sürprizler keser yolunuzu kimi kez. Böylesiliğin kökü, tarihin derinliklerinde gömülü. O derinliklerde istilanın binbir hali var örneğin. Sonu gelmeyen kapışmalara sahne olma var. Bölüşülmenin, bölünmenin acısı, şiddeti, isyanı var. Kabile krallıklarının kavgalarıyla parçalanmanın sızısı, bir kadının sihirli fülütünden, kırsal bir hüzün olarak dolar kulaklara. Gösterinin bir yerinde fülüt zorbaca kırılır. Bunun da tarih içinde bir hikayesi var. ‘‘Azizlerin ve bilginlerin ülkesi’’ haline gelmişken, meşhur Vikingler çıktı adaya. Derken, adadaki en büyük yara açıldı. Kelebek maskeli askerler doldu sahneye. Bazen İngiliz polislerin atlarının toynakları yerine şakıdı ayakları, bazen uygun adım marşlara uydurdular adımlarını. İngiliz kaması, adanın böğrüne sokulmuştu çoktan. Lüle lüle siyah saçlarını öne savurup zorbaya işmar eden kadın, sonu gelmeyen iç savaşlarda, İnlanda’nın defalarca yakılıp yıkılmasına çanak tuttu. Bir elmanın iki yarısı gibi ayrılarak, sık sık sahne alan iki kadın kemancının savrulan sarı saçlarında, bir halkın coşkusu, tutkuları, renkleri vardı. Aynı halkın romantızmi fülüt çalan kadının dudakları arasından sızıp, parmaklarının çıldırmasıyla çağladı sahnede. Dal gibi delikanlıların sahneyi topuklayarak koca bir stadı inletmesinde kimi zaman zorbalık, bazen kırılganlık canlandırıldı.
 
Yani, sıkıntısı büyük adanın çocukları, sahneyi topukladıkça tirübünleri sarstı. Kaynayan ve kanayan adalarını seviyordu onlar. Şiddete sevdalanmak marifet değildi elbette, sevginin şiddetini bütün zerrelerinde hissetmek ise asıl marifetti.

.....................................................................
(Hüseyin Şimşek, Öneri gazetesi, Eylül 2007)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at