TÜRKÇE / DEUTSCH

Türkçe edebiyatta Alevi, Kızılbaş ve Bektaşiler

Alevileri, sadece ‘taşralı Sünniler’ değil, asıl muktedirler aşağıladı. Edebiyat tarihimiz bu konuda pekçok şaşırtıcı örneklerle doludur.

Yaygın olarak sanıldığının tersine, ne uzak tarihte, ne de yakın zamanda, Aleviler’le ilgili iftira ve aşağılamalar, hiç de ‘eğitim almamış taşralı Sünniler’ tarafından üretilmemiştir. ‘Eğitim almamış taşralı Sünniler’, gerekli görüldüğünde ‘günah keçisi’ yapılmıştır. Onlar öne çıkarılarak, gayet iyi, yüksek eğitim almış, devlet veya özel kurumlarda üst düzey görevlerde bulunmuş kişilerin iftira ve suçlamaları örtbas edilmek istenmiştir.

Aleviler’e yönelik aşağılamaların asıl üreticisi ve yayıcısının, her dönemin muktedirleri, egemenleri olduğunu örneklerle göstermek hiç de zor değil. En eskilerden başlamak üzere, hemen ve kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım isterseniz. Bakalım neler göreceğiz!

Fuad Köprülü’nün belirttiğine göre Alevilere yönelik cinsel sapıklık karalamasına, 1300’lü yıllarda ilk tercüman olan Niğdeli Kadı Ahmed’dir. Döneminin adalet terazisini elinde tutan bir muktedir ve tarihçi yani. Sonraki ünlü sima Ebu’s-Suud Efendi’dir. Bu zat, Yavuz Sultan Selim döneminin Şeyhülislamı’dır. Fetvalarında, “Kızılbaş topluluğun dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler Gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?” diye sorar. Cevabı ise şöyledir: “El Cevap: Kızılbaşların öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük kutsal savaştır… Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.” (Bkz. Haşim Kutlu, Alawiydiler hem de Kızılbaş)

Sonraki Kadı Ahmedleri, Ebu’s-Suudları saymakla bitiremeyiz. Dolayısıyla, çok daha yakın bir tarihe gelelim hemen.

Halide Edip Adıvar gibi cumhuriyetin kuruluşunda rol oynamış aydınların romanlarında, Mevlevi şeyhleri aydın, hoşgörülü, engin bilgili kişiler olarak yer alır hep. (Adıvar’ın ‘Sinekli Bakkal’ romanındaki Mevlevi dedesi Vehbi Dede gibi) Alevi baba ve dedelere biçilen rol ise her türlü olumsuz tiplemeler üzerindendir. Bu tutum, genç cumhuriyetin Mevleviler’e karşı sergilediği yaklaşımla bir paralellik ve uyum arz eder. Ki Alevi-Bektaşi (ve Kızılbaşlar’a) karşı devam edecek olan hoşgörüsüzlük de münferit tutumlarla snırlı kalmaz hiçbir zaman. Deyim yerindeyse, yeni cumhuriyetin ‘kitabını yazanlar’, Alevi-Bektaşi (ve Kızılbaşlar’a) karşı yüzyıllardan beri zehirlenmiş bir toplumsal hafızaya, bir fikr-i sabite tercüman olacaklardır.

Yakup Kadri ve ‘Nur Baba’

Kadro hareketinin liderlerinden ve Türkçe yeni edebiyatın önemli yazarlarından biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ‘Nur Baba’ adlı romanını neden ve nasıl yazdı? Bunu yüzde yüz bilmek zor görünüyor. Peki, kitleler açısından sonuçları ne oldu? O romanda anlatılan olaylardan hareketle, ‘‘işte Bektaşilik buymuş, bu tarikat hakkında söylenenler doğruymuş‘’, diyenlerin çok olduğu ise muhakkak.
Yakup Kadri bu romanı, I. Dünya Savaşı yıllarında yazmaya başlar ve savaşın bitiminde, mütareke yıllarında tamamlar. Selim İleri’nin, Halit Fahri Ozansoy’un anlatımından yaptığı aktarma şöyle: “Genç edebiyatçılar, Ali Naci’nin (Karacan) evinde bol baharlı yemekler yedikten sonra, Kızıltoprak’ta oturan Yakup Kadri’ye gidiyorlar. ‘Altıyol ağzında köşedeki bir tütüncünün önünde’ şair Tahsin Nahit’e rastlayacaklar, onu da beraberlerinde götürecekler... Kızıltoprak’taki evin küçük bir bahçesi var. Yakup Kadri o gece arkadaşlarına, yazmakta olduğu Nur Baba’dan okuyor. Sesi titrekmiş, romanın sayfalarını ‘asabî parmaklarıyle birer birer’ çeviriyormuş. Nur Baba’dan portreler balmumu gibi eridikçe eriyor... Ozansoy geceyi hiç unutamamış. Ekliyor: ‘Yakup romanı ne zaman tamamladı bilemem, yalnız bütün Cihan Harbi müddetince müsveddeler romancının yazıhanesinde kapalı kaldı ve Mütareke’nin ilk yıllarında Akşam’da tefrikaya başlandı. Türk edebiyatı büyük, orijinal bir eser kazanmıştı’...”

Selim İleri de, Halit Fahri Ozansoy gibi, bu romanın, imparatorluğun manevî çöküş cephesini irdelediği görüşündedir. Nur Baba’nın yayımlanışının olay olmasına anlam veremez. Yakup Kadri’ye ve eserine yağan öfkeyi haksız bulur. Nur Baba’nın, uzun yıllar sonra bile lanetli bir eser olmaktan kurtulamayışına üzülür. Türk edebiyatını çok sevmiş ve hep sevdirmek istemiş Nihat Sami Banarlı gibi, ‘ekol’ bir ismin yargısını içine sindiremez. Peki, ne demişti, Nihat Sami Banarlı? İşte, Banarlı’nın Nur Baba romanıyla ilgili yargısı: “Sanatkâr, Nur Baba isimli romanında, millî ve tarihî bir Türk müessesesi olan Bektaşi tekkesinin, Türk medeniyeti tarihine yedi asır süresince yaptığı büyük hizmetleri asla dikkate almayarak, bu tekkenin yalnız son çağlardaki bazı bozuk taraflarını Bektaşiliğin kendisi zannedercesine bu teşekkülü şiddetle hırpalamıştır.”

Fuat Bozkurt, Yakut Kadri’yi kınayan aydın ve tarihçilerin başında gelir. Bozkurt, şu değerlendirmeyi yapar: “Alevi toplumunun bu özgürlükçü tutumu cahil halk bir yana, bir dönemin yazar ve aydınlarınca bile hoş karşılanmamış, ağır suçlamalara ve eleştirilere tabi tutulmuştur. Söz gelimi Yakup Kadri gibi bir yazar, Nur Baba adlı romanında Alevilerin dinsel törenlerinde cinsel ilişkide bulunduklarını işler. Romanın bölüm başlarından birinin adı şöyle: ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’...’’

Yakup Kadri anılarında, romanını, Çamlıca’daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemde yazmaya başladığını, bu tekkede neler yapıldığını anlattığını ifade eder. Tepkiler karşısında, anlattıklarının hayal ürünü olduğunu belirtecektir daha sonra. Bu romanı, neden ve nasıl yazdığı konusunda, sürekli bocalayan tavırlar sergiler, tutarsız açıklamalarda bulunur. (Konuyla ilgili sayısızca ayrıntı var ama biz yazımızı bu ayrıntılara boğmayalım.)

Muhsin Ertuğrul, Yakup Kadri’nin izinde

Yine çok sevdiğimiz biri var sırada: Muhsin Ertuğrul! Yakup Kadri’nin edebi bir eserde yaptığını, görsel bir eserde, sinemada yapmıştır. Muhsin Ertuğrul, 1916 yılından beri Almanya'da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmalarını sürdüren genç bir tiyatrocuydu. 1922’da yurda döner. Nur Baba’nın, Akşam gazetesinde tefrika edildikten sonra, roman olarak yayımlandığı yıl. Ertuğrul, Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu ilk özel yapımevi olan Kemal Film şirketiyle yaptığı işbirliği sonucu iki film çeker. İlki, İstanbul'da Bir Facia-i Aşk, ikincisi ise Boğaziçi Esrarı adlı filmdir. İkinci film, Yakup Kadri’nin Nur Baba romanından sinemaya uyarlanmıştır.

Roman gibi, bu da olaylı bir film olur. Zira, filmin çekimi sırasında Bektaşiler, film setini basarlar. Olaylar çıkar. Bektaşiler filmin aleyhlerine çekildiğini söylerler. Polis olaya el koyar ve film bütün itirazlara rağmen çekilir. Filmin başrol oyuncusu kayıplara karışır. Başrolü, yönetmenin kendisi, yani Muhsin Ertuğrul üstlenir. Film gecikmeli de olsa bir sene sonra, 1923’te vizyona girer.

Reşat Nuri ve Tanrı Dağı Ziyafeti

Reşat Nuri Güntekin, Türkçe edebiyatta en çok eser veren ve en çok tanınan yazarlardandı. Hem insan hem sanatçı olarak hep beğeni, övgüyle anılır. Dönemine göre iyi bir eğitimin görmüş, çeşitli resmi kurumlarda görev almış, 1927’den sonra Maarif Başmüfettişliği ve 1939’dan sonra Çanakkale mebusluğu yapmış bir zat. Yani sadece romancı olarak edebiyat dünyasının muktedirleri arasında yer almıyordu Reşat Nuri. Sistemin ve devletin yüksek katmanları ve katlarındaydı. Yeni Hayat Ansiklopedisi’ni açıp bakarsanız, onunla ilgili şunları okuyacaksınız: “Geniş kültürlüğü, sonsuz hoşgörülülüğü, gerçek medeni insan hüviyeti, son derece sevimli ve zeki bakışlarıyla kendisini tanıyan tanımayan herkese sevdirmiş bahtiyar insanlardan!”

Güntekin’in Aleviler’i aşağılayan ‘Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti’ adlı eseri, devletin en önemli kurumlarından olan MEB tarafından basılıp dağıtılmıştır. Dahası var: Bu eser, birçok defa devlet veya şehir tiyatrolarında sahnelenmiştir. Yarın öbür gün biri çıkıp bu eseri beyaz perdeye uyarlasa, 13. sayfadaki diyalogda yer alan, ’‘Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur... Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun...’’ cümlesine nasıl bir formül bulur dersiniz.
Reşat Nuri Güntekin’in romanındaki ilgili bölüm aynen şöyle:

-Buyur birader efendi buyur...
Namık’ı elinden tutarak yanındaki sandalyeye oturtur. Camekanın bir köşesinde cilveleşen bir kadın ile erkek gölgesini göstererek ve gülerek.
-Sinema oynuyor ses etme...
Gölgeler birbirleri ile kucaklaşacak gibi yaparlarken kadın gölgesi birdenbire erkeğe iki tokat atar ve kaybolurlar.
Dayı, kahkaha ile gülerek.
Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur... Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun... “

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Toraman’ında

Türk edebiyatından önemli bir isim daha: Hüseyin Rahmi Gürpınar.  Gürpınar’ın ‘Toraman’ adlı romanı 1973 yılında, Atlas Yayınları arasında basıldı. Bütün kütüphanelerde ve okullarda bulunan, okunan eserlerden.

‘Toraman’ adlı romanın 11. sayfasında iki kadının yaptıkları dedikodu aktarılıyor. Konuşmanın bir yerinde kadınlardan biri,  evlerinde besleme (ev işlerine yardımcı olan fakir kız çocuğu) yetiştiren bir kadının, besleme kızı kocasıyla kilerde uygunsuz vaziyette yakaladığını anlatıp şöyle devam ediyor: 

Haldun Taner ve 'Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu'

İki yıl önce, Milli Eğitim Bakanlığı, ilk ve ortaöğretim öğrencilerine ‘100 Temel Eser’ önerdi. Bu kitapların arasında, Haldun Taner'in 'Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu' adlı öykü kitabı da yer alıyordu. Haldun Taner’in kitabından bir alıntı:

Aynı eserden bir alıntı daha:

Ömer Seyfettin ve 'Harem'

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerdiğini yukarda yazdığımız ‘100 Temel Eser’ arasında, Ömer Seyfettin'den de 'Harem' adlı öykü kitabı var. Ömer Seyfettin’in, “Harem” adlı bu öyküsünün kahramanlardan Nazan ile Sermet konuşuyorlar:

Ahmet Niyazi Banoğlu ve ‘Bektaşi Kız’

Ahmet Niyazi Banoğlu, 1913 yılı Batum doğumlu ve 1924 yılı itibariyle Bereket dergisi, Politika ve İnkılap, Halk Dostu, Yedigün, Vakit, Hergün gazeteleriyle, Yedigün dergisinde gazetecilik yapan, İncili Çavuş adında bir gazete çıkaran, tarihi araştırmalarıyla tanınan biri. ‘Bektaşi Kız’ adlı romanı, İstanbul’da ve 1945’te (Vakit Matbaası) basıldı. 1992’de ölen  Banoğlu, Osmanlı tarihi ve Cumhuriyet dönemi olaylarının belgesel olarak gün ışığına çıkarılmasına katkıda bulunmuş, çocuk edebiyatı alanında da dikkat çekmiş bir yazardı. Yazarın ‘Bektaşi Kız’ adlı romanı, baştan sona ‘bir ibret vesikası’. Nelere dair ya da nelerden dolayı? Bektaşilik’in yoz ve çarpık ilişkilerine dair! Eleştirmenler bu konuda da farklı düşünmektedir. Bu çalışmayı, Bektaşilik’teki yozlaşmaya eleştirel bir yaklaşım olarak değerlendirenler bir yanda, öbür yanda, eseri bir karalama ve aşağılama belgesi olarak görenler.

Müsahipzade Celal ve ‘Mum Söndü’

Fuat Bozkurt, Alevi inancına yönelik aydın iftiralarını teşhir etmeyi, Müsahipzade Celal ile sürdürür: ‘‘Müsahipzade Celal, ‘Mum Söndü’ adlı oyununda bu suçlamayı daha ileri götürür. Bu durum Anadolu insanı adına bir utanç tablosudur.”
Profesörler, politikacılar, şovmenler

Daha yakın zamanlara gelelim: 1977 yılında liselerde okutulan "Felsefeye Başlangıç" adlı kitabın yazarı Prof. Nebahat Küyel, Aleviler’i küçük düşürme iddiasıyla yargılandı.

Televizyon şovmeni Güner Ümit, bir barda, pavyonda değil, canlı yayında (İnterStar 1995) milyonlarca Alevi’nin gözlerinin içine baka baka, hamile rolü yapan bir kadına ‘bu çocuk babandan mı, sen Kızılbaş mısın?’ derken, bu toplumun muktedirlerindendi.

Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, 13 Şubat 1997 günü, Kocaeli'de "Aydınlık Türkiye İçin Bir Dakika Karanlık" eylemine ilişkin yaptığı değerlendirmede, "Mum söndü oynuyorlar", dedi. Bu sözler, tepkilere neden olunca, Alevi vatandaşları hedef almadığını bildirdi.

Recai Kutan, Suriye krizi sırasında, Nusayrilik’in sapık bir Alevi inancı olduğunu iddia ederken, bunu, Ekim 1998’de TBMM kürsüsünde yaptı ve FP Genel Başkanı’ydı. Kutan, "Nusayrilik, bir nevi sapık bir Alevi anlayışıdır", demişti. Büyük tepki toplayınca, özür dilemek yerine, kendisini 'Alevi' ilan edecekti. Kutan, "O konuda söyleyeceğimiz her şeyi söyledik. Alevilik eğer, Hz. Ali'ye bağlılıksa, Ehl-i Beyt’te muhabbetse, ben Alevi olduğunu iddia edenlerden çok daha fazla Alevi'yim. Bu anlayışta olan birisinin Aleviler’e dil uzatması mümkün değil" diyecekti. (9 Ekim 1998, Radikal)

Türkiye’nin kalbur üstü edebiyat adamları: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Haldun Taner, Ahmet Niyazi Banoğlu... Öğretim üyeleri, politikacılar, medya çalışanları... Peki, böyle ‘örnek’ insanlar, Aleviler’i neden ve nasıl çirkin tanımlamalara boğabildi? Onlara bu cürreti veren nasıl bir yönetim, nasıl bir sistemdir? Bu sorunun doğru cevabı verilmez, cevabın gereği yapılmazsa yenileri mutlaka çıkacaktır.

Aşağılamak serbestken, övmek cezaya tabi

Aleviler’i, aşağılamak serbestken, övmek cezaya tabi. Bir örnek de buna verelim. 14 Mayıs 2005 tarihli Cumhuriyet’teki haberlerden biri şuydu: ‘Kitabında Alevileri laikliğin ve cumhuriyetin teminatı olarak gösteren din dersi öğretmenine soruşturma!’

Bugüne kadar Alevilere hakaret eden öğretmenler ve din adamları hakkında herhangi bir işlem yapılmazken, Bayrampaşa Hüseyin Bürge Lisesi Din Dersi öğretmeni Mustafa Kılıç, ''Yükselen Alevilik'' adlı kitabı dolayısıyla kovuşturmaya uğramış ve okul idaresi tarafından başka okula tayin edilmişti. Sünni inanca mensup, Küçükköy İmam Hatip Lisesi ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Kılıç, kitabında Aleviliği övüyor, laikliğin ve cumhuriyetin daha sağlam bir sosyal zemine oturtulabilmesi için güçlü ve nüfusça kalabalık bir Alevi-Bektaşi toplumuna ihtiyaç olduğunu belirtiyordu.

Yeni yazındaki Aleviler farklı

Tabii ki Alevilerin, toplumun temel bir bileşeni olarak yer aldıkları edebi eserler de var. Bunlar daha çok yakın zamana ait eserler. İlk akla gelebilecekler şunlar: Reha Çamuroğlu’nun ‘’İsmail’’, Buket Uzuner’in ‘’Kumral Ada  Mavi Tuna’’, Ayşe Kulin’in ‘’Köprü’’, Osman Şahin’nin ‘’Başaklar Gece Doğar’’ ve Hüseyin Şimşek’in ‘’Bu Nasıl İstanbul’’ adlı romanları. Bu konuya, ilerki sayılarda ayrı bir yazıda değinmekte fayda var.

 (12.11.2005/St. Pölten AKM)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at