TÜRKÇE / DEUTSCH

Soldan sağa: Erhan Altan, Metin Can ve Hüseyin Şimşek.

‘Çokdilli göçmen edebiyat ve anadillere etkisi’

28-30 Nisan 2006 günleri arasında ikincisi yapılan ‘Viyana Kürt Kitap Fuarı’nın gündeme getirdiği konulardan biri, ‘Çokdilli göçmen edebiyat ve anadillere etkisi’ oldu. 10. Viyana’daki VHS Favoriten salonunda gerçekleşen kitap fuarının son gün etkinlikleri kapsamında, saat 15:30’da Hüseyin Şimşek ve Erhan Altan’ın konuşmacı olarak katıldığı tartışmayı, Metin Can yönetti. Şimşek ve Altan’ın, Can’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle oldu:

Avusturya’yı da katarak, Avrupa’daki Türkiye kökenli göçmen edebiyatı ile ilgili genel bir çerçeve çizmek mümkün mü?

Hüseyin Şimşek: Türkiye’den Avrupa’ya –ki önce ve özellikle Almanya’ya- ilk göçmen işçiler, iki yıllığına getirildi ama yabancı iş gücüne duyulan ihtiyacın daha uzun süreli olduğu görüldü ve beş yıllık anlaşmalar devreye girdi. Sözün kısası, gelenler kaldılar; ne gönderilebildiler, ne de kendileri döndüler. Gurbet olmaktan çıktı, yeni ve kalıcı bir hayat sahası oldu. Gelip de dönemeyenlerin okuyacak çocukları, bakılacak veya çalışabilecek eşleri, gelenek ve görenekleri, alışkanlıkları, tutkuları, tepkileri vardı. Bunlar da taşınacak, göçecek ve yeni hayat sahasındaki yerini alacaktı. Ebebiyat çalışmaları ve ürünleri de. Emekli oldukları ülkelerde üçüncü kuşakla yaşamayı sürdüren göçmenler, yeni bir alt kültür (Subkultur) oluşturdu. Bu alt kültür, doğal olarak sanatın değişik biçim ve alanlarını kapsayacaktı. Edebiyat, sinema, tiyatro, resim, müzik...

Edebi ürünlerle birlikte, göçmenlerin edebiyatta terminoloji tartışmaları da başladı. İlk tartışma, 1980 yılında ‘Südwind/Güney Rüzgarı’ adlı yayın organı tarafından başlatıldı. Südwind, değişik göçmen toplulukları arasında köprü olmak üzere kurulmuştu. İtalyan göçmeni Franco Biondi ile İran göçmeni Rafik Schami, bu işin öncüsü oldu. Bütün göçmen toplulukların anlayabileceği bir dil olarak Almancayı kullandılar. Ama onların kullandıkları konuk işçi Almancası idi. Öne çıkan adlandırmalar şunlardı: ‘Gurbetçi Edebiyatı’, ‘Konuk İşçi Edebiyatı’, ‘Konuk Edebiyatı’, ‘Yabancılar Yazını’, ‘Göçmen Edebiyatı’, ‘Yalnız Alman Edebiyatı Olmayan Edebiyat’...

Konuya Türkiye kökenli göçmenler açısından devam etmek gerekirse: İlk kuşak yazarları, 1965 yılından beri yazıyorlar. Nevzat Üstün, Bekir Yıldız, Yüksel Pazarkaya, Güney Dal, Fakir Baykurt, Aras Ören... Bunların önemli bir kısmı yazmaya, hatta bu alanda ünlenmeye Türkiye’de başlamış yazarlar. Habib Bektaş, Şinasi Dikmen, Yaşar Miraç, Fethi Savaşçı ve Yücel Feyzioğlu ise Almanya’da yazmaya başladılar. Bu yazarların ezici çoğunluğunun dili Türkçe’dir. Yüksel Pazarkaya, Kemal Kurt ve  Ayşe Özakın, kısmen Almanca da yazmışlarsır. Sadece Almanca yazan ise iki kişi var: Şimasi Dikmen ve Saliha Scheinhardt. Ana konuları arasında gurbetçilik ve bunun sonucu olarak yaşanan, çekilen sıkıntılar, acılardır.

İkinci göçmen edebiyatçılar kuşağı, Türkiye’de doğmuş ama küçük yaştan başlayarak Avrupa’da büyümüş yazar kuşağıdır ve bu kuşak esas olarak iki dillidir. Almanya’da Osman Engin, Zehra Çırak, Zafer Şenocak, Feridun Zaimoğlu, Renan Demirkan, Salih Omurcak, Nevfel Cumart; Avusturya’da Seher Çakır. Bu kuşağın en önemli ayırıcı özelliği, ‘arada kalmışlık’ ve ‘kimlik çatışması’dır. Avusturyalı göçmen şairlerden Seher Çakır, buna bir öyküsünde yer verir. Kendini, uzun süre iki sandalye arasında farz eden kahraman, sonra üçüncü bir sandalye keşfeder. Üçüncü sandalye arada kalmışlığa bir çözümdür.

İkinci kuşaktan da olsa, Feridun Zaimoğlu daha çok ‘Kanak Attak edebiyatı’nın önde gelen ismi değil mi?

Hüseyin Şimşek: Doğru. İkinci kuşak edebiyatçılar için söylenen birçok şey Zaimoğlu için geçerli, ama, Zaimoğlu için ‘Kanak Attak edebiyatı’ndan dolayı başka şeyler de söylemek gerekiyor. Zira, ‘Kanak Attak edebiyatı’ başlı başına bir akım olarak görülür. Bu akım bütün kimlik politikalarına ve çokkültürlülük söylemlerine karşı çıkar. Bir manifestosu vardır. Kendilerini ‘Kanaksta’ olarak tanımlarlar. Sadece Türkiye kökenli yazarlardan oluşmazlar; Arap, Rus, Pakistanlı, Tunuslu ve Almanlar da vardır aralarında. Göçmenlik sorunlarını işlerler ama bunu kimlik, köken sorununa bağlı yapmazlar. Almanca’dan farkı olan bir dil kullanırlar. Bu dilde otantikliğe vurgu vardır. Yerel dillerden sözcükler de kullanılır. Beden dili ayrı bir tad katar Almanca’ya. Hiphop ve rap müziğinin etkisinde bir dil, yani başka bir Almanca.

Peki sizin gibi, 12 Eylül cuntasından hemen ya da çok sonra ama mecburi olarak Avrupa’ya gelen yazarları nereye koyabiliriz?

Hüseyin Şimşek: Ağırlıklı olarak sürgün edebiyat kapsamında kaldıklarını söylemek, bana en doğru gelen yaklaşım. Avusturya’ya geldikten sonra, Türkiye’de iki kitabım yayımlandı. Bunlara göçmen edebiyat ürünü demek mümkün değil. Ama benim grupta bulunanlardan, bulundukları ülkenin dilinde de yazmaya başlayanlar, ileride göçmen edebiyatta farklı bir grup olarak ele alınabilir.

Bir eserin göçmen edebiyatı kapsamında ele alınması için, gerekli olan kıstaslar neler olabilir?

Erhan Altan: İkamet edilen yerin değişmesi ile bir dil, kültür ve vatandaşlık değişmesi vuku buluyor. Bu değişmelerin ışığında ve onlara tepki verilerek yazılan edebiyat ‘göçmen edebiyatı’ oluyor. Göçmen edebiyatı, her şeyden önce a) göçmenlerin yaptığı edebiyat. Ama tanım olarak bu yeterli değil, örneğin Hüseyin böyle bir edebiyat yapmıyor henüz. Kimin yazdığının yanında b) verilen eserin nasıl olduğu da önemli. Ben kabul görmüş bir tanım bulamadım, sadece kendimce, aklı selimle diyelim, ek kriterler geliştirmeye çalıştım: Her şeyden önce göçmen iki edebiyat arasına sıkışmış bir edebiyat. Bu ise; seçilen konular, kullanılan dil ve içinde hareket edilen edebi gelenek demek. Örneğin Hüseyin, “Bu Nasıl İstanbul”da, İstanbul ve Diyarbakır’ı, Türkçe ile ve Türkiye’nin roman geleneği içinde kalarak yazıyor.

Göçmen edebiyatta konular başlangıçtaki “misafir işçi edebiyatı” döneminde yola çıkılan yer, oraya duyulan özlem, burada yaşanılan yabancılaşma ile ilgili iken, “göçmen edebiyatı”na dönüşmesiyle birlikte gelinen yere, buraya yerleşmiş olmanın getirdiği varlık hali ve onun sorunlarına yönelik olmaya başlıyor. Zamanla bu spesifik konulardan da uzaklaştığı görülüyor. Bu değişim kendini diğer iki öğede dil ve gelenekte göstermek durumunda, eğer adını hak eden, gerçekten edebi bir farklılığı olan bir edebiyat olacaksa. Dilde ilk gelişim doğal olarak eserlerde Türkçe’den Almanca’ya geçişte görülüyor. Almanca’da Türkçe etkisi yine doğal olarak beklenebilecek bir durum olmasından öte bu edebiyatın dilini “özel” yapan bir durum.

Göçmen edebiyatının, ilk çıkış itibariyle gelinen ülkenin, gelişimiyle birlikte de yaşanılan ülkenin edebi geleneğinle ilişki kurmak durumunda olduğu açık. Her ne kadar bir bağımsızlık iddiası varsa ve bu olanaklı ise de (aklıma başka bir sanat dalından bir örnek Amerika’da cazın çıkışı geliyor) genelde iki ülkenin edebiyat sistemlerinin etkisi altında, ve çok özgün bir şeyler oluşmadan önce böyle olması doğal olduğu gibi beklenen hatta olması gereken de bir durum kanımca.

Çok dillilik noktasında, sizin de alanınız olan çeviri de başlı başına bir alan. Çevirinin, çok dillilik ortamındaki konumu, etkisi nedir?

Erhan Altan: Çok dille iştigal etmenin bir edebi yolu da çeviri. Dış etkiyle bir coğrafyanın edebiyatına gelen uyarıcı etkiler göçmen edebiyatı ile olabileceği gibi çeviri yolu ile de gelebilir. Her ikisinde de bir ülkenin edebiyatına gelen dış konu, dil ve gelenek etkisi var ve her ikisi de o edebiyatı dönüştürücü bir etki içerebilir. Aynı göçmen edebiyatında olduğu gibi çeviri de iki ayrı dil ve edebiyat arasında bir yerde duruyor ve ister istemez çevrilen edebiyatlar ve dillerle bir yüzleşmeyi gerekli kılıyor. Bir “ara” veya Hüseyin’in tabiriyle “araf bölge”. Çeviri her iki edebiyat arasında bir ara bölge olabilirken, daha ziyade “köprü” karakteriyle öne çıkıyor. Bir örnek vermek gerekirse, Modern Türk edebiyatının fransız edebiyatından etkilenerek geliştiğini söyleyebiliriz. Ve Tanzimat edebiyatçıları meşhur Tercüme Kalemi’nin (odasının) üyeleriydiler. Onların etkileri Divan edebiyatından bir içerik değişimi ile çıkışı sağladı.

Çeviri, sadece farklı yaşantılara dair bir deneyim demek değil aynı zamanda başka bir dilin perspektifinin ve yine farklı bir edebiyat deneyiminin işin içine girmesi, yeni seçeneklerin sunulması demek. Çeviri eserler edebiyata bakış açısını genişletebileceği gibi dilin de zenginleştirebilir. Edebiyata kadar gelmeden önce bir dile hakim olmanın diğer dil(ler)e ve tabii ki edebiyata yararı var. Örneğin:

  • Sadece dile hakimiyet açısından iyi Türkçe bilenin Kürtçe’ye de yararı var (ve tersi) (iyi Almanca bilenin de Türkçe’ye yararı olduğu gibi);
  • Bu durum Kürtçe-Türkçe, Kürtçe-Almanca ve Kürtçe-Türkçe arasındaki etkileşimleri artıracaktır;
  • Farklı dillerde ve dil çevrelerinde yazmanın; alışılmış dil kullanımlarından uzaklaşabilme ve diğer dillerin kavramlarından, niteliklerinden yararlanma olanakları gibi yararları var;
  • Ve Kürtçe edebiyat üzerine düşünmenin önünü açabilir. 

Çok dilliliğin Kürt edebiyatına aktüel etkisi ne olabilir?

Hüseyin Şimşek: Kürt edebiyatı, un uzun ve kesintiliz baskı ve yasağı yaşadığı topraklarda, yeni bir atılım dönemin eşiğinde sayılır.  Dolayısıyla, genel olarak edebiyatın ve Kürt edebiyatınını esasına ilişkin kimi tartışmaları, artık daha esaslı yürütmekte fayda var. Bugün Türkiye Kürtleri arasında, Kürtçeye hakim olan az sayıda edebiyatçıdan sözedilebilir. Kürtçe ‘edebi eser‘ yazdığını sananlar çok elbette. O eserlerin Kürtçe olduğu doğru ama, edebi olarak tanımlanan bu kitaplar arasında, kaçının gerçekten edebiyat eseri olmayı hakettiği, tartışmaya her zaman açıktır. Benim gördüğüm şu: Halihazırda edebiyat camiası içinde yeralanların arasından da, yetkin Kürtçe eserler çıkaranlar olabilecektir. Bugüne kadar hiç Kürtçe yazmamış, bundan sonra deneyeceklerin de bu noktada şansı olabilir. Fakat, her halükârda belli bir sayıda kalacaktır bu. Dolayısıyla, Türkiye Kürtlerinin yeni dönemde yaratacağı edebiyat, yeni ve kökten Kürtçeyle yetişen bir kuşağın omuzları üzerinde yükselebilir. Gerekli kurumlaşma sağlanabilir de yeni kuşak, hem Kürtçeyi, hem de edebiyatı temelden öğrenme olanağı bulursa eğer. Zaten Kürtler açısından asimilasyondan asıl köklü kopuş, temel eğitime kendi anadiliyle başlayan bir kuşak tarafından gögüslenebilir. Eğitimin bütün aşamalarından Kürtçeyle geçecek, edebiyatın tadına Kürtçe varacak bir kuşak!

Burada asıl iş, resmi eğitim kurumlarına seviye açısından paralel sayılabilecek sivil, özerk Kürt eğitim kurumlarına düşüyor.  Zaten, Türkçe edebiyat da gelişimini öncelikle resmi eğitim kurumlarına borçlu değildir. Sivil, özerk Kürt eğitim kurumlarında yetişecek bu kuşak, iki dili aynı zamanda öğrenme şansını kulanacak, doğumundan başlayarak, iki dilli bir ortamda büyüyecektir. Çocuğun, orta öğrenim döneminde öğreneceği diğer dillere benzemez bu. İki dilli büyümekle, sonradan ikinci, üçüncü diller öğrenmek arasında çok fark var. İstisnalar dışında, Kürt kurumlarının kültür ve sanat faaliyetleri müzik ve halk dansları kurslarıyla sınırlı kalıyor.  Kürtçe dil kurslarını, Kürtçe eğitimin yerine sayıvermek nasıl mümkün değilse, şenliklerde, zaman zaman şairlerin de yeralmaya başlaması, edebiyat eğitiminin yerine ikame edilemez. Kürt kurumları, edebiyata ve edebiyatçılara varolan yaklaşımlarını sorgulamalı bence.

Öte yandan, bugüne kadar başka dillerde eserler veren çok dilli Kürt edebiyatçılar da, bu gelecek kuşağın yolunu açabilir, ona kimi olanaklar sağlayabilir. Başka dillerde kazandıklarını anadillerine kazandırma şansları var. İran’da Farsça, Irak ve Suriye’de Arapça, Türkiye’de Türkçe, eski Sovyet sınırlarında Rusça, Ermenice; Avrupa’da Almanca, İngilizce... Kürtler bugüne kadar kendi topraklarında, asimilasyoncu politikaların mecburi sonucu olarak çok dilliydi; bunu bundan sonra müthiş bir avantaja dönüştürebilirler.

(Haziran 2006 / Öneri dergisi)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at