TÜRKÇE / DEUTSCH

Anadilimi geri istiyorum!*
Kendi hikâyemi anlatmalıydım, çünkü; şu yeryüzünde unuturulmuş sayısızca anadil var. O anadillerin hepsi, başka dillerin gurbetine sürülmüş kendi çocuklarından iyi haberler umar durur! Anadili baskı altında ve yasakla karşı karşıya olan herkes, anadilinin özgür bir ortama kavuşması için hemen harekete geçmelidir.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Son iki yıldır bir dizi etkinlikte; anadilimden kopuşumu, başka bir dilde büyüyüp hayata atılışımı; sonra günün birinde, hem de ‘kırkından sonra’, anadilimle tekrar buluşmamın hikâyesini anlatıyorum. Anlatmaya da devam edeceğim. Daha çok sohbet tarzında yürüttüğümüz bu etkinliklerde, öyle derin teorik, politik ve ideolojik analizlerle formülasyonlara yer yok. Sohbetimi daha çok babaannemin, yanı sıra annemin söyledikleri, anlattıkları üzerine kuruyorum.

Dünyaya geldiğim Erzincan’ın Tercan ilçesi Kursan köyü Yavanenci mezresinde, iki elin parmak sayısı kadar hane vardı. Buradaki ailelerin hepsi, ‘yarıcı/ortakçı’ idi. Mülkiyeti başkalarına ait arazileri ekip biçer, elde ettikleri ürünün yarısını toprağın sahibine verirdi. Her aile, kimin toprağını işliyorsa, ona ait evlerde de otururdu. Arazi sahipleri Kursan, Komsor ve Küllüce adlı komşu üç köyde yaşardı. Komsor ve Küllüce Sünnî-Türk, Kursan Alevî-Kırmanç köyüydü.

Lolan ve Karsan aşiretleri ile Baba Mansur Ocağı’na mensup olan Yavanencililer’in hepsi, Dersim-Nazmiye göçmeniydi. Ama bu mezreye gelmeden önce birçok başka Tercan köyünde oturmuş, yaşamışlardı. Hepsinin Yavanenci’ye geliş hikâyeleri ise aşağı yukarı aynıydı. Yavanenci’den bir önceki durakları Kursan, Pelegöz, Gevrenci, Parsinik, Çıglavun gibi komşu köylerdi. Bu aileler, genişleyen ve toprakları yetersiz gelen hanelerden ayrılan kardeşlerin kurduğu yeni ailelerdi. Yavanenci’de yeni bir ahalli oluşmuşlardı. Kız alıp vermelerle, köy içinde yeni akrabalık bağları da kurulmuştu.

Yavanenci, Tuzlaçayı ırmağının kuzey yakasında yer alır. Yaklaşık bir kilometre mesafeden, ırmağa doğru üçgen şeklinde uzanan küçük bir ovanın başladığı yerde kurulu. Yarım çember şeklinde, üç adet dağı, çok sayıda tepeyi alır arkasına: Maden, Boğaz, Küllüce, Köroğlu dağ ve tepeleri...

Çocukluğumun başat kimliği: Kızılbaşlık/Alevilik

İlk çocuğu olan babamı çok erken yaşta kaybedince, beni, onun yadigârı olarak hep yanı başında, elinin altında tutarak büyüten babaannem derdi ki, ‘‘Ma Kırmanc me!/Biz Kırmancız!’’ O günlerde “Kırmanç olmak”, öncelikle etnik köken belirten bir cümle değildi. İç içe geçen, üst üste binen, arda arda sıralanan bir dizi kimlik vurgulanabilir elbette. Ama ilk sırada yer alan, en önde duran kesinlikle “inanç kimliği” idi. Sonra, aynı anadili konuşuyor olmak gelirdi. Yani, en etkin ilk iki kimliğimizi, inanç ve dil üzerinden tanımlıyorduk. Etnik vurgu, neredeyse yok denecek kadar silikti. Bu tanıklıkları, bu belirlemeleri sadece bizim oralar için yapabileceğimin farkındayım. Başka bölgelerdeki Kırmançlar’da durumun farklı olabildiğini biliyorum.

Peki, ‘biz’den farklı olanlar kimlerdi? Babaannem, komşu köylerimizden Küllüce, Komsor ve Kalecik’te yaşayanlar için, ‘‘İ Tırke, Tırki qesekene (Onlar Türk’tür, Türkçe konuşurlar)’’ derdi. O köylerde, şimdi de sadece Sünnî-Hanefî Türkler yaşar.

 ‘Biz’den sayılmayan başka kimler vardı? Her akşam üzeri, sadece 10-15 dakikalığına, Erivan Radyosu’ndan ezgileri dinlenen birileri vardı bir de. Babaannemin onlar için yaptığı tanımlamalar ise şunlardı: ‘‘İ Qure, Kırdaşki qesekene! (Onlar Guro’dur, Kırdaşki konuşurlar.)’’ Buradaki ‘Gur’ adı, etnik bir kökenden ziyade “Şafî Sünnîlik” için yapılan bir vurguydu.

Çocukluk yıllarımda, etkin kimlik tanımının bu şekilde inanç üzerinden yapıldığıyla ilgili başka veriler var mı? Evet var! Kars ve dolaylarından, bazen de başka kentlerden, özellikle de yaz bahar aylarında gezgin Türkmenler gelirdi köyümüze. Kimi bir şeyler satardı, yani çerçiydi. Kimi kalay yapardı. Dilenmeye, toplamaya gelen Türkmenler de olurdu. Bir de Erzincan il merkezi ve yakın köylerinden Çingeneler gelirdi. Ki onlar da incik boncuk satar, kalay yapardı. O dönemlerde, köyümüzün Türkçe bilen sayılı insanlarından biri olan annem, Türkmenler için, ‘‘Ni ma ra ye (Bunlar bizden)’’, derdi. Çünkü onlar Alevî/Kızılbaş’tı. Türkmenler ‘biz’den sayılırken, komşu köylerdeki Sünnî Türkler, Erzincan’dan gelen Çingeneler ve radyodan dinlediğimiz Gurolar ‘biz’den sayılmazdı.

‘Dilin gurbeti’ne ilk adım

Bölgelere göre Zazaca, Dımıli, Gıni, So-be, Zone Ma, Kırmanciya Beleke, Zone Heq gibi farklı isimler alan anadilim Kırmanci’den kopuşumun ilk adımını, okumaya başlarken atacaktım. Mezremiz Yavanenci’de okul yoktu. Ataköyüm Pelegöz’de okuyacaktım. Bu da hiç kolay olmayacaktı! 1968 yılında, henüz 6 yaşımdayken, okutulmak üzere babamın amcaoğlu tarafından adeta kaçırılarak Pelegöz’e götürülecektim. Cömert Şimşek, Pelegöz İlkokulu’ndan mezun olabilen ilk kuşaktandı. İlkokulu büyük bir heves ve başarıyla bitirmişti. Bu yüzden, ilçe kaymakamı tarafından, öğretmen okuluna davet edilmişti. Fakat kayıt işlemleri yapılmıştıysa da, tek erkek çocuğu olması hasebiyle, babası, son anda onu gödermekten vazgeçecekti. Okuma hevesi yarım bırakılmış Cömert abi, kendinden sonraki kuşağın sonuna kadar okuması için çok çaba sarf eder olmuştu.

Cömert abi, 1968 sonbaharında bizim mezrenin hizasında Tuzlaçayı kıyısında bulunan Tuz İstasyonu’ndan dönerken, bizim eve misafir olmuştu. Yer, içer, dinlenir; sohbet muhabbet edilir ve söz benim okul meseleme gelir bir şekilde. Ev ahalisinden babaannem, annem ve henüz bekar bir genç kız olan küçük halamın desteği ve onayıyla, Cömert abi adeta bir “operasyon” gerçekleştirdi. O gün beni, kağnı arabasının üzerindeki tuz çuvallarının arasına saklayarak Yavanenci’den kaçırdı!

Ben, okumak üzere Pelegöz’e adeta kaçırıldıktan birkaç gün sonra, dedem atına atlayıp çıkageldi. Beni, Yavanenci’ye geri götürmek istiyordu. Ailenin ilk torunu olarak işe yarayacak yaşa gelmişken, okul yüzünden evden ayrılmama karşıydı. Yusuf Şimşek, dedemin en küçük kardeşiydi, ama Cömert abiyle birlikte beni geri götürmeye karşı sert bir direniş sergiledi. Dedem beni alamadan, Yavanenci’ye dönmek zorunda kaldı.

Anadilimin coğrafyasından çıkıp, ‘dilin gurbeti’ne doğru bu ilk adımı attığımda, tek kelime Türkçe bilmiyordum. ‘Dilin gurbeti’, şimdilik okulun dört duvarıyla sınırlıydı. O dört duvar arasında, anadilim yasaktı ama, köy hayatının geri kalanı hâlâ Kırmanci sürüyordu. Bu yüzden, kelimenin gerçek anlamıyla ‘dilin gurbeti’ne düşmüş sayılmazdım. Sadece, temel eğitim üzerinden ikinci bir dille tanışmıştım. Resmî eğitim dili olan Türkçe’yi, anadilimin coğrafyasında konuk etmiş gibiydim.

Resmî eğitim dilini, anadilimin coğrafyasında konuk etmiştim ama, yine de Türkçe’nin hayatıma girmesi, herhangi bir yabancı dil öğrenmekle aynı şey değildi. İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenmeye benzemiyordu bu. Çünkü temel eğitim, birey olarak yeniden yaratılmanın kilidi, anahtarı, temel direğiydi. Dolayısıyla, temel eğitimi Türkçe almaya başlar başlamaz, anadilimin dünyasından adım adım uzaklaşma sürecine girmiş oluyordum.

Anadilimin dünyasından köklü kopuş

Benim, Pelegöz’deki ilkokula kayıtsız, yani alıştırma olsun diye devam ettiğim 1968’de, Tercan’da çok önemli bir gelişme yaşanmaktaydı: “Tercan Parasız Yatılı Bölge Okulu”nun temeli atılmıştı. Okulun yapımı 1972’de tamamlandı. Benim, 4. sınıfa devam edeceğim yıldı. Biraz geç kalınmış da olsa köyler dolaşılıp kayıtlar yapılıyordu. Parasız Yatılı’ya kayıt olmanın temel koşulu, okulu olmayan bir köyde yaşıyor olmaktı.

Okula teslim edildiğimde görecektim ki Tercan’da okulu olmayan köylerin tamamına yakını Kırmanc/Alevî köyü imiş! Zira ilk yılki 480 öğrenci içinde, Sünnî köylerden gelen öğrenci sayısı sadece 5-6 kişiydi. Yatılı okul Krımanc/Alevî çocuklarıyla dolup taşmıştı!.. İlk yıl, çok sayıda birinci sınıf, birer tane 2., 3. ve 4. sınıf açılmıştı. Ben, “Parasız Yatılı”ya dördüncü sınıfta başlamış oldum. Yani en yüksek sınıftaydım ve yıllar sonra, okulun ilk mezunları arasında yer alacaktım.

“Parasız Yatılı”ya, iki hafta kadar geç teslim edildim. Ama geç getirilen tek kişi ben değildim. Aynı gün 20-25 kişi daha getirilmişti. Hepimizi, okulun hamamına götürdüler. Çırıp çıplak soyunarak, utana sıkıla yıkandık. Tepeden tırnağa, yeni ve bambaşka giysilere büründük: Don, atlet, çorap, gömlek, pantolon, karaönlük, yakalık, pijama, terlik, ayakkabı... Teslim edilirken üzerimizde giysi namına ne varsa hepsi çöpe gitti!

“Parasız Yatılı”, ilçenin önünden akan Tuzlaçayı’nın öte yakasındaki boş bir vadinin ortasında yer alıyordu. O yıllarda tek bir evin bulunmadığı bu vadide, bugün “Parasız Yatılı”yı çepeçevre saran iki mahalle var! Okul, ilçenin dışında ve etrafı telörgülerle çevrili o günkü haliyle, hapishaneyi andırırdı. Her eylül ayında, o telörgüden içeri girecek, yarı yıl tatiline (Şubat ayına) kadar bir yere çıkılamayacaktık. Çoğu köyün yolu kışın kapalı olduğu için, ben dahil çoğu öğrenci, yarı yıl tatilini de okulda geçirecekti. Böylece, “Parasız Yatılı dünya”nın dışına çıkmak, Mayıs ayının sonunu bulacaktı.

“Parasız Yatılı”da, anadilimin dünyasından köklü bir kopuşla yüzyüze kaldım. Bu, dış dünyaya kapalı mekânda, her alanda ve her anlamda yeniden yaratılacaktık! Yatılıda hayatın tamamı resmî eğitim ve öğretime eşitti. Dolayısıyla, sabahtan akşama ve a’dan z’ye sadece Türkçe sürdü hayat. Oysa, resmî dile benzemeyen bir anadilim vardı; mezhep bilmezdik ama bize özgü bir inanç yolumuz vardı... Ki zaten, “baştan ayağa yeniden yaratılma zorunluluğu”, bu benzemezlikler yüzündendi! Hayatın, okul dışında kalan büyük bölümünün hâlâ Kırmanci sürdüğü köy yoktu; anadilimi konuştuğum ev ahallisi yoktu; okula henüz başlamamış ve Türkçe bilmeyen çocuklarla oynadığım sokaklar, dambaşları yoktu; “Parasız Yatılı”daki hayatın, köydeki gibi, haftada beş gün Türkçe bir mekâna konuk olmaya benzeyen bir tarafı yoktu... Burası kesinlikle, anadilimin coğrafyası değildi artık. Kırmanci’nin “evsahipliği”, Türkçe’nin “konukluğu”; anadilimin, hiç olmazsa ikinci bir dil olma şansı kalmamıştı. Dahası, anadilimi kullanmam yasaktı! On yaşına kadar çatır çatır konuştuğum Kırmanci, dil sayılmıyordu bile! Yoktu öyle bir dil!

Hasıl-ı kelâm, resmî dilin gurbetine hapsedilmiş bir çocuktum artık! Parasız Yatılı’ya başlamazdan önceki hayatım, kişiliğim, kimliklerim ‘bir varmış bir yokmuş’la başlayan masallara karışıp gitti! Fakat, söz konusu olan insansa, hiçbir yeniden yaratılma kusursuz olamıyor. “Parasız Yatılı”daki o “ikna edilmiş olma” hali, sadece bende değil, birçoğumuzda adımımızı dışarı atar atmaz bozulmalarla yüzyüze kalırdı. Hatta, bütün o yasaklara rağmen, yatılı okulda yakamızı bir türlü bırakmayan bir şeyler vardı. Ki bunların toplamı; gizli, dar ama sıkı bir ikinci dünya, bir öteki hayat ederdi. Anadilimizi, bir tür ‘Mors’ alfabesi olarak kullandığımız olurdu! Bizim için, resmî din dersinde izine rastlamadığımız yeminlerimiz bağlayıcıydı. Ezberletilen dualardan çok, inandığımız başka dualarımız vardı. Küçük bir grupla sınırlı da kalsa, yeraltı faaliyeti yürütür gibi Hızır ve Muharrem oruçları tutardık. Yakalanıp cezalara çarptırılırdık.

‘‘Okuyup adam olma”nın bedeli, kültürel kıyım olmamalıydı

O yıllar ve o yaşlarda; anadilimizden, inancımızdan, kültürümüzden adım adım koparılışımızı, ciddi bir sorun olarak görecek durumda değildik. Ailelerimizin, ‘‘okuyup adam olma”mıza kilitlenmiş teşvikleri, bunda önemli rol oynadı. Kendimizi, Türkçe süren hayatın labirentlerini bir bir geride bırakıp, üçten beşten geri kalmayan bir heyecan ve hevesle, okuyup ‘‘adam olma”ya vakfettik! Bütün yaşıtlarım gibi, ben de bunu ancak yıllar sonra fark edecektim ki, bizim için ‘‘okuyup adam olma’’, oldukça zor ve ağır bedelleri olan bir sevdaymış!

“Parasız Yatılı”yı 1977’de geride bırakıp, köklerinden önemli oranda koparılmış bir genç olarak İstanbul’a katıldım. İstanbul-Tuzla’da liseye devam ettim. İstanbul, beni müthiş sarsmaya başladı. Yıllar önce, yeniden yaratılırken de böyle sarsılmıştım. Yıllar önceki ilk sarsıntı, yeni bir kalıba dökülmenin korku ve kaygılarına dayanıyordu; yıllar sonraki ikinci sarsıntı, o kalıptan çıkmanın heyecanı, coşkusu ve şaşkınlığının eseriydi. “Parasız Yatılı”da döküldüğüm kalıp, İstanbul’da çatır çutur kırılıp dökülüyordu. Bölgemdeki devrimci hareketlerle tanışmış, hatta onlardan birinin saflarına katılmıştım. İnancımı, anadilimi ve etnik kimliğimi anımsatan birileri çıkmıştı karşıma! Bize ait ve mevcut sistemde yasaklanan, yoksayılan ne varsa hepsinin serpilip gelişeceği yeni bir dünya kurulacaktı.

Öğrenciler, işçiler, memurlar, köylüler olarak ayaktaydık. Saflarına katıldığım devrimci hareketin Kürtler, Türkler, Lazlar, Çerkezler, Çingeneler, Araplar, Rumlar, Ermeniler; Hıristiyanlar, Alevîler, Nusayrîler, Nesturîler için öngördükleri benim açımdan önemliydi. Hayır, bu dönemde, Kırmanc/Alevî oluşumla ilgili özel bir faaliyetim olmadı. Çocukluğum ve ilk gençliğimdeki gibi, Alevî bir ibadetin içinde de değildim. Ama Kırmanç ve Alevî oluşumu artık her yerde açıklıyordum. Fakat, Kırmanci okuyup yazmak, bu yıllarda da gündemime giremedi.

Hayat, İstanbul’da da Türkçe akmaya devam ediyordu ama “Parasız Yatılı”da okuyup yazdıklarımla karşılaştırıldığında, köklü bir dönüşüm vardı ortada. Resmî ideolojinin öne çıkardığı yazar ve şairleri okumak, yerini, sadece Türkiye’kiler de değil, dünya çapındaki sol/sosyalist yazar ve şairleri okumaya bırakmıştı. Doğrusu, önceleri şok oldum, hatta yadırgadığım da. Mesela, şiirlerde ne kafiye, ne ölçü vardı! Liseli yıllarda ben de serbest vezinli, kafiyesiz şiirler yazmaya başladım. Lise ikinci sınıfta girdiğim şiir yarışmasında, jüri özel ödülü alacaktım. Ödülüm, Ziya Osman Saba’nın ‘Nefes Almak’ adlı şiir kitabıydı.

Şiir popülerdi, ama ben sık sık öykülere kayıyordum. Liseyi bitirdiğim yıllarda, şiir yazmayı tümüyle bırakmamakla birlikte, daha çok öyküye ve ardından romana yöneldim. İlk roman denememe 1980 yılında başlamıştım. Romanımda, “yarıcı köylüler”i anlatıyordum. Lise bitmiş, üniversiteye hazırlanıyordum. Fakat üniversiteye hazırlanmam, okumaktan ziyade mücadelenin daha cazip bir alanına dalmak havasındaydı.

Parasız Yatılı’yı unutacaktım ki hapishane kesti yolumu

78 Kuşağı’nın 1975-80 arasındaki şahlanışı, düşünüdüğümüz devrimci dönüşüm için yeterli olamadı! Her sokağına el koymak üzere olduğumuzu düşündüğümüz ülkenin, en karanlık dehlizlerinde ağır işkencelere maruz kaldık. Birçok arkadaşımız öldürülmüşken, sağ kalanlarla, hapisaneye tıkıldım. 19-24 yaş arasındaki beş yılımı Metris’te bıraktım.

Tutuklandığım zaman, elimdeki ilk roman denemem 100 sayfaya yaklaşmıştı. Biraz da mecburen tekrar şiire döndüm hapisanede. Benim içerde kaldığım 1981-85 yılları gözönüne getirilirse, o günlerin cezaevleri ortamında, roman yazma koşullarından söz edilemezdi. Aylarca süren yasaklar yüzünden, bazen kalem, kâğıt bulmak bile sorun oluyordu. Biriken öyküleri, hele ki romanı saklamak, korumak başlı başına bir sorundu. İki yılı bulan aile ve avukat ziyaret yasakları, duruşmalara çıkarılma engelleri söz konusuyken bunları dışarı çıkarmak ise hiç mümkün değildi. Oysa birkaç dosya yaprağına küçücük yazarak, onlarca şiir sığdırabiliyorduk. Birkaç dosya yaprağını saklama, koruma imkânları yaratabiliyorduk. Ki, mektup yasağı diğer yasaklara nazaran daha az ve kısa süreli uygulandığı için, bütün yazdığımız şiirleri olmasa bile, önemlice bir kısmını peyderpey dışarı çıkarabildik. Arşivimde, 50’ye yakın böyle şiirli mektubum var.

Gün gelip, 15 Eylül 1985 tarihinde tahliye olup yeniden daktilonun başına oturduğumda, tekrar roman yazmaya başladım. Hapisanede yazdığım şiirlerin hiçbirini yayımlatmayı düşünmedim. Bunun birkaç sebebi vardı. Dışarıda romana yönelmişken, hapisane koşullarının getirdiği sınırlar çerçevesinde şiirde yoğunlaşmak, hep yarım bir istek halinde sürdü bende. Öte yandan, “şiir” diye yazdım, “şiir” olarak dışarı gönderdim ama, edebî kıstaslara vurulduğunda şiir değildi bunlar.

Meslekî idealim değişmiş değildi. Yine, en çok gazeteci ve yazar olmak istiyordum. Askerlik dolayısıyla, üniversite yolu kapalıydı. Başka kapılar aralamalıydım. 1986 sonbaharında, yayın hayatına yeni giren ‘2000’ne Doğru’ adlı haftalık haber ve yorum dergisinde muhabirliğe başladım. Burada çalışmaya devam ederken, Ağustos 1987’de ilk kitabım yayımlandı. Bu ilk kitap, ‘Ayrımı Bol Bir Yol’ adlı romandı.

Avusturya’ya geldiğim 2 Mayıs 1998’e kadar 2000’ne Doğru, Nokta, Yeni Demokrasi, Komün, Roj, Jiyana Nû, Yön, Akis, Tempo, Aktüel gibi çok sayıda aylık, on beş günlük, haftalık haber dergilerinde muhabir, haber müdürü, yayın yönetmeni; Gündem, Aydınlık, Cumhuriyet, Yeni Politika, Demokrasi, Yeni Ufuk gibi günlük gazetelerde muhabir, servis şefi, köşe yazarı, redaktör; Umut FM, Yurt FM, Yön FM gibi özel radyolarda program hazırlayıcısı ve sunucusu; Peri Yayınları, Alkım Yayıncılık gibi yayınevlerinde redaktör ve editör olarak çalıştım. 1987 ile 1998 yılları arasındaki bu zaman diliminde üç roman, bir şiir ve iki de araştırma/röportaj kitabım yayımlandı.

Anadiliyle yazması ve okuması yasak bir gazeteci-yazar!

İdealimi gerçekleştiriyordum. Hayatımı gazeteci ve yazar olarak kazanıyordum. Ama, kendi anadiliyle yazması ve okuması hâlâ yasak bir gazeteci-yazar! Haksızlık etmenin de, hakkını aramanın da tek bir dili olmaz. Bu minval üzere gazetecilik yaşamımı sürdürürken, çok sayıda haber ve makalemden dolayı yargılandım. Birinden hapis cezası almak üzereyken, 2 Mayıs 1998 günü Avusturya’ya geldim. Benim dışımda, bütün ailem bu ülkede yaşıyordu çünkü.

Avusturya’ya gelince, ikinci kez bir dilin gurbetine düştüm. Türkiye’de anadilim Kırmanci’den kopmuş; eğitim, düşünme ve yazın dilim olan Türkçe’yle sürdürmüştüm hayatımı. Yani o zamanlar, benim için ‘dilin gurbeti’ Türkçe idi. Almanca’da ise, gurbetin de gurbetine çıkmıştım. Yıllardır, bir değil iki dilin gurbetini yaşıyorum. Eğitimimi Türkçe gördüm, edebiyat deryasına Türkçe’yle daldım, yazarak ifade etmenin zevkine Türkçe vardım, Türkçe’yi seviyorum. Bütün bunları her yerde ve çok açık söylüyorum. Ama, ‘ama’sı var!..

Şimdi, son on iki yıldır Almanca öğrenmeye çalışıyorum. Ama bu kez işi inanılmaz derecede ağırdan alıyorum. Hem zaten yeni bir düşünme dili için geç bir vakit. Görünen o ki Türkçe düşünüp, Kırmanci ve Almanca da yazacağım. Temel eğitim çağını geride bırakmış bir insanın, hangi dille düşüneceği, karar almakla yönlendirilemiyor. Bilinci hangi dilden kazanıyorsa insan, düşünme dili o oluyor. Ama, ‘ama’sı var!..

Bugün Avrupa’da doğup büyüyen, bütün eğitimini burada gören çocuklarımız, eğer iki arada bir derede bocalamıyorlarsa, kelimenin gerçek anlamıyla buradaki toplumlarla yaşıyorlarsa, anadilleri ister Türkçe, ister Kürtçe, ister Sırpça olsun, onlar Almanca düşüneceklerdir. Ama, ‘ama’sı var!..

Nedir bu ‘ama’? ‘Ama’sı şudur ki, dil yarası, gerçekten de kabuk bağlamıyor! Anadile dönüşün, anadille yeniden buluşmanın ne yeri, ne zamanı, ne yaşı vardır. Kırkından sonra anadile dönüş m’olur? Olur. Kendimi bunun kanıtı olarak sunuyorum. Ben, dilin ikinci gurbetinde, kendi anadilimle yeniden buluşmaya başladım. Anadilime, kelimenin gerçek anlamındaki dönüş adımlarını, ‘Viyana Kürt Kitap Fuarı’na borçluyum. 24 Mart 2005 tarihinde, ilk kez kendi anadilime çevirdiğim birkaç şiirimi okudum. Nisan 2006 yılındaki ikinci fuarda, kendi anadilimde kaleme aldığım bir araştırma ve analiz metniyle insanların karşısındaydım. Özellikle de 2008 yılından beri, kendi organize ettiğim ya da davet edildiğim hemen hemen bütün dinletilerde kendi anadilimden de şiirler okuyorum.

Anlayacağınız, anadilimi yok olmaktan kurtarmaya çalışan yüzlerce dildaşımla birlikte canla başla çabalıyorum şimdi. Elimizden gelse, dünyanın bütün dillerini konuşabiliriz; ama bunun yanı sıra, hiçbir tartışmaya ve tereddüte yer vermeksizin, anadilimizi de geri istiyoruz. Çünkü sürgünü, gurbeti sadece coğrafî boyut ve anlamlarda değil, dilde de bitirmek şart.

Hasıl-ı kelâm, bu hikâyeyi şunun için anlattım: Anadili baskı altında ve yasakla karşı karşıya olan herkes, anadilinin özgür bir ortama kavuşması için aralıksız mücadele etmelidir. Her alanda bunun için faaliyet yürütmelidir; anadil için politika yapmalı, her türlü örgütlenmede anadillerin yaşam hakkı uğruna faal olarak koşturmalıdır. Şu yeryüzünde unuturulmuş sayısızca anadil var. O anadillerin hepsi, başka dillerin gurbetine sürülmüş kendi çocuklarından iyi haberler umar durur!

Yazmanın ve kendini ifade etmenin zevkine varan her insan, dünyanın kendisi olmaktan çıkarılmış bütün anadillerini aynı sevdanın külfeti gibi yaşar. Elimden gelseydi, dünyanın bütün dillerini konuşurdum. Bunun için, anadilimi illa ki geri istiyorum!


...................................................................................................................
*Bu yazı, 5 Nisan 2011 tarihinde, “7. Viyana Kürt Kitap Fuarı”nda gösterilen dökümantasyonun bildirisidir.

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at