TÜRKÇE / DEUTSCH

Iskalamamış bir şairi, ıska geçmeyen bir tiyatrocu oynayabilirdi

Can Yücel’in şiirlerini kitaplarından okudum, kendi sesinden de, başkalarından da dinledim. Özellikle de Yeni Türkü grubunun besteleriyle birçok dizesi ezberimde durur. Genco Erkal’ın sahneye koyduğu Can Yücel hikayesi ve onun şiirlerini okuyuşu, hepsinden biraz farklı. Çünkü Genco Erkal, kendi tarzını oturtmuş bir tiyatro sanatçısı. Hallo/Merhaba Kulturzentrum’un organizasyonuyla, 22 Nisan günü Viyana Akzent Tiyatro salonunda ‘‘Can’‘ adlı tek kişilik oyunda Erkal’ı izlediğimde, bunu bir kez daha gördüm.

Genco Erkal’la ilk karşılaşmamız bir plaj gazinosunda oldu. Henüz on yedi yaşındaydım. Pendik-Kartal arasındaki bir plajda devrimci bir etkinlik düzenlemişti birileri. Benim açımdan planlanmış, bilinçli bir karşılaşma değildi bu. Çalıştığı fabrikadaki devrimcilerden bir bilet alan amcam, konsere gitmekte nedense hevessizdi. Bileti benim elime tutuşturup, ‘‘istiyorsan sen git’’, dedi. İstemesine istiyordum da öyle tek başına biraz sıkıla çekine gittim.

Etkinliğin sonunda bana, ‘‘iyi ki gelmişim‘‘, dedirten en çok da Genco Erkal olmuştu. Rahmi Saltuk’tan da çok etkilenmiştim. O zamanlar dilimizden düşmeyen ‘‘Aldırma gönül aldırma’’, ‘‘Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz’’ gibi parçaları seslendirirken büyülemişti beni. Erkal ise, Nazım Hikmet’ten okuduğu ‘‘Kabahatin çoğu sende’‘ şiiriyle, adeta beynime kazınmıştı. Araya büyük ayrılık girdi sonra. İkinci buluşma, ‘‘Yalınayak Sokrates’’te gerçekleşti. ‘‘Hakkari’de Bir Mevsim’’, ‘‘At’’, ‘‘Camdan Kalp’’... Erkal’ı beyaz perdede izlerken, nedense hep sahnede aradığımı farkettim. Bu onun, sinema sanatında başarılı olup olmamasıyla ilgili değildi elbette. Tiyatroda, sahnede her şey çok farklı. Bu yüzden, o tiyatroyu bıraksın, yüzlerce başarılı filmde oynasın, dünyanın en önemsenen ödüllerini toplasın ve evine sığdıramaz olsun; ben galiba yine, tiyatro sahnesindeki Genco Erkal’ı arayacak ve bekleyeceğim.

İsteyen bunu, kişisel bir saplantı sayabilir. Hiç sorun değil. On yedi yaşında tanıştım. Şimdi kırkıma merdiven dayamışken, onu, altmış üç yaşında ve bir kez daha sahnede beğeniyle izledim. Bunca yıl sahnede kalmak, onun, sanat dalinin ve sanat eserinin insanî boyutuna verdiği önemden de kaynaklanıyor. Çünkü tiyatro, sinamaya göre daha insanî bir boyutta kalır. Sinema, benzeri görsel alanlar gibi aşırı derecede teknoloji yüklü bir alan artık.

Genco Erkalların işi hiç kolay değil. Çünkü, yaşadığımız çağda umutsuz bir alan görünümü sergiliyor sanat ve edebiyat. Oysa, tüm yaşamımız boyunca çocuk kalabileceğimiz, yani insanî saflığımızı koruyabileceğimiz en önemli mecra bu alandır. İnsanın, değişmekte ve gelişmekte, ön sırayı hiçbir canlıya kaptırmamasını anlamak zor değil. Fakat bu arada, insanın insanî değerlerindeki korkunç yıkımı kabullenmek de kolay değil. Kendimi pek muzdarip hissettiğim bu dertle ilgili ilk çığlıkta, yaşamımızın mekanikleşmesi ünlensin isterim hep. Yaşamımız ne kadar mekanikse, insanî bir kişilikten de o kadar yoksunuz çünkü. Şu beylik ‘‘bilimsel ilerleme’’ lafzı yok mu?!

Başınızı döndüren teknik ilerlemenin etkisinden çıkın bir an ve şöyle bir bakın yaşama: Bir çok şey, teknik alandaki ruhsuz ilerlemenin yıkıcı yan ürünü! Albert Einstein’in demesiyle, ‘‘insan üzerinde durduğu gezegenden daha hızlı soğumakta’’. Yaratıcı beyinlerin birer virüse dönüştüğü bir zamanda, elini koyacak vicdanı kalmışlara çok iş düşüyor. Zira, karşımızda merhameti sıfıra indirmiş bir teknik uygarlık duruyor. Teknikteki kimi yeni buluşlar, hasta ruhlu canilerin eline balta olabiliyor. İşte tiyatro, bu baltanın indiğine pişman olduğu kaya gibidir.

Genco Erkal’ı, son izleyişimde, şair Can Yücel’in şahsında ölümü tanımladığı sahneden çok etkilendim. Erkal, ölümden korkmayan, ölümle dalgasını geçen bir şairin son gınlerini de canlandırdı. Söz, hareket ve ışıkla öyle bir atmosfer yarattı ki onu izlerken ölümün korkunçluğunu, karanlığını iliklerimizde hissettik. Oyunu bu sahneyle bitirmemesi için içimden Erkal’a yalvarıp durdum. Nitekim Erkal, ölüm döşeğine itilen şair Can Yücel’i ayağa kaldırıp bir kısrak misali şahlanan dizelerinin sırtına bindirip dünyayı dört dolaştırdı. Her birimiz için bir gün mutlaka kaçınılmaz olan fiziki ölüme de, bir gün mutlaka kökü kazınacak olan her türlü baskıya, ezilmeye ve zulüme de meydan okuyarak kapadı perdeleri. Önce müthiş bir ölüm tasviri yapmıştı Erkal, hemen ardından yaşamı koydu sahneye. Dakikalarca ayakta alkışladığımızda, kapanan perdelerin ardında kalsa da süren bir yaşamdan güç aldığımızın farkındaydık.

Biliyorduk ki Can Yücel, fiziken aramızda değil, ama o kör bir kuyuda da yatmıyordu. Dizeleri ve düzyazılarıyla kafalarda, yüreklerde, kütüphanelerde, evlerin kitaplıklarında, kasetlerde... O ağır, o hantallık abidesi izlenimi yaratan fakat aslında bin türlü fırtınanın koptuğu bereketli hareket mecrası bedeni ortalıkta görünmese de, yaşamanın başka ve çok daha uzun bir boyutuyla biz dünyalıların arasında. Can Yücel, kör bir kuyuda yatmıyor idiyse, Genco Erkal da bizi kör bir kuyuya doluşturup orada bırakamazdı. Işığı yansıtmanın sınırlarını zorlayıp, ışığın kendisi olmak için bir ömür tüketmiş bir şairden geriye, kör bir kuyu kalamazdı çünkü. Can Yücel’i ölüm döşeğine sürükleyip, perdeleri yüzüne kapatmak büyük bir haksızlık olurdu hem.

Türkçe şiirde kendine has bir yeri olan bir şairin coşkusunu, kıvancını, dramını, toplumsal ve bireysel yürek vuruşlarını izledik, dinledik. Aramızdan ayrılmış bir şair, dizeleri üzerinden farklı bir şekilde tekrar aramızdaydı. Genco Erkal, bazen heceleri bağırta bağırta, bazen harfleri ağlata sızlata, bazen ozanın yaşamından derlediği anekdotlarla güldüre kıkırdata bizi Can Yücel’le bir kez daha tanıştırdı. Iskalamamış bir şairi, ıska geçmeyen bir tiyatrocu oynayabilir ancak. Genco Erkal ve Can Yücel buluşması tesadüf değil. Çünkü Erkal, her tenefüste sandalyesine raptiye bırakılan kötü, beceriksiz öğretmen olmaktan çok uzak bir tiyatrocu.

                                                 (27-04-2001 / Özgür Politika)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at