TÜRKÇE / DEUTSCH

Julide Kural: 'İçimdeki çığlığı siz nasıl susacaksınız?'

Tiyatro ve sinema sanatçısı Julide Kural’ı Viyana'da sahnede izlerken, başlığa çıkardığım soruyu haykırdığını düşündüm hep. 

Kadınlara giden ve sadece kadınlara malum olan çok yol var. Tiyatro sanatçısı Julide Kural, hem sahnede canlandırdığı kadın tipleriyle, hem sahne dışındaki konuşmalarıyla, bunu sezdiriyor insana. Mart başında Avusturya’daydı Kural. "Ses" adlı oyunuyla, 2 Mart günü Viyana, 3 Mart günü ise Salzburg’da sahne aldı.

Tiyatro sanatçılarının önemli bir kısmı, değişik televizyon kanallarındaki dizilere akmış durumda. Julide Kural, tiyatroda ısrar ediyor. Doğru bildiği yolda yalnız yürümenin kanıtlarından biri. Modaya uymayışın gözüpekliği var onda. Onun için, tiyatro ile yaşam, birbirini doğrulayan, iç içe duran iki alan. Malum, tiyatro yaşamın bir parçası. Ancak hayli özgün bir parça. Yaşamı, parçalarından birine sığdırma çabası tiyatro. Sahici bir yaşam sürmek, samimi bir tiyatro yapmak isteyen kişi, bunlara uygun davranır. Tutarlı olmak zorundadır. Bilir ki, oyun oynarmış gibi de yaşanabilir, ama yaşıyormuş gibi yapıp oyun oynanmaz. Julide Kural’ı izlerken, her söylediğiyle şu soruyu tekrarladığını düşündüm: "İçimdeki çığlığı siz nasıl susacaksınız?"

Julide Kural, bir körfez çocuğu. Çocukluğu İzmit’te geçti. 1980’le adım attığı ilk gençlik dönemini hayli ağır yaşadı. Bu dönemde kitaplara bağlandı, tiyatroya sokuldu usulca. İzmit Halk Eğitim Merkezi’ni, uzun maratonun en güzide mekânı olarak anıyor şimdi. Genelde riskli, kimi zaman da yasak olduğu için, kitap okumakta cezbedici bir macera tadı da vardı. Felsefe kitaplarını tercih etti. İlk okuduğu Dekart’tan çok etkilendi. "Bambaşka bir dünya belirdi önümde. Çok yalnız bir ilk gençlikti benimki. Hayat karanlık içindeydi. Hayatı yeni yeni tanımaya çalışan biri olarak, yerimi pek anlayamamıştım henüz. Böyle bir durumda felfese kitapları okumak çok işe yaradı. Çünkü felsefe, soru sormaya kışkırtan bir alandı." Hayata dair soru sormaya başladığı, kendi hayatını tanımlamanın peşine düştüğü, gelecekteki hayatının muhtemel yollarını keşfe çıktığı bu liselilik döneminde, bir yandan da tiyatroyla ilgiliydi. Onu peşinden sürükleyen felsefe de olsa, gelecek açısından gözüne kestirdiği tiyatro sahneleriydi. Tiyatro aktiristliğinin gözünü korkutan tarafları da yok değildi. "Sanatçılık bana ağır geliyordu" diyor yıllar sonra.

Liseden sonra, konservatuara değil, ODTÜ Felsefe Bölümü’ne devam etti. Şimdilik, ağırlığını felsefeden yana koymuştu. Hemen yanı başında duruyordu tiyatro. ODTÜ Felsefe Bölümü’ne girdikten çok değil iki ay sonra, Ankara Sanat Tiyatrosu(AST)’nun sınavlarına girdi. Böylece hayat, daha çok tiyatrodan yana akmaya başladı. Kaydını, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne aldırdı ve aynı üniversitenin konservatuar sınavına girdi. Sınavı kazanıp, tiyatro bölümü öğrencilerine katılıverdi. Felsefe ve tiyatro, hep birbirini kışkırttı durdu. Bu yolla, aslında birbirini besleyen iki yapışık alandı. Yaşamı tanımaya çalıştığında da, öğrenim gördüğü yıllarda da, daha çok sahneye ama arada bir kameranın karşısına çıktığı bugünkü halinde de bunun izlerini görmek mümkün. Felfese ile tiyatronun itişip kakışırkenki dayanışması hep sezilebilir. Julide Kural’la sıradan bir sohbette bile, felfese ile tiyatronun birbirine karışan, birbirini kollayan izlerini bulunabilir kolaylıkla. Zaten böyle olmasaydı, yıllar önce, aynı üniversitenin iki ayrı bölümüne asılmak, ikisini de inadına bitirmek mümkün olmazdı, biri galabe çalardı.

Dostlar Tiyatrosu baba eviydi

Daha üniversiteli yıllarda, ünlenmiş değişik tiyatrolarda oynada. AST, Dostlar, Kenterler... Bu dönemin anahtar bir siması var Kural için. "Genco Erkal benim ustam oldu. Erkal’la sahneyi paylaşmak çok güzel. Sadece onunla partner sorunu çekmedim bugüne kadar. Bu yüzden Dostlar Tiyatrosu, benim baba evimdi. Bir kaç kere geri döndüm oraya" diyor. Genco Erkal, alabildiğine öğretici ama taklit edilmeye de bir o kadar uygun olmayan bir tiyatro sanatçısı. Onunla aynı sahneyi paylaşarak tiyatroda kemale eren Kural, onu taklit etmeyi aklından geçirmeyecek kadar farklı bir özgünlük peşinde bugün.

Kural, yalnız yürüme sevdalısı değil. Sadece, doğru yolda yürümekten yana inatçı. Tek kişilik tiyatro hem bir tarz. "Yoksul tiyatro", "en sade tiyatro" denilen bir tür. Oyuncu, sahnede yapayalnız olmanın bir çok sonucuna katlanmak zorundadır. Oyunun günahı da sevabı da bir kişiye yazılır. Bu, hayli korkutucu bir durum. Fakat, belli bir düzeyi yakalamış sanatçı, sahnede tek başına olmanın tadını çıkarmaya da başlar. Korkuların biri gider biri gelir ama, istediği mucizeyi de gerçekleştirmektedir. "Tiyatro, sadece samimiyetle yapılabilir. Sahnede çırılçıplak oynuyorum. Seyirciyle aramdaki engelleri kaldırmak, benim için önemli. Kapitalist ilişkileri kırabildiğim bir kaç saat. Hiç tanımadığım insanların yüreğine dokunabiliyorum" derken, tek kişilik tiyatroyu tercih sebeplerini açıklıyor Kural. Elbet de başka sebepler de var. Mesela, "Partner bulmak çok zor" diyor.

Zirve, ödüller ve çekip gitmek

Felsefeyi, okullarda ders vermek için okumamıştı Julide Kural. Kendi yaşamının öğretmeni olması önemliydi. Felsefe, her yerde ve her zaman vardı. Eskiye nazaran farklı bir konumda sadece. Okullar bittikten sonra, tiyatro kesin olarak öne geçmişti. "İçimdeki Çığlık", Julide Kural’ın, kendi ayakları üzerinde duran bir tiyatro sanatçısı olmanın tüm avantaj ve dezavantajlarını omuzlarına yükleyerek sahne aldığı oyundur. Sekiz ayrı kadını canlandırdı. Oyunda, yardımcı bir erkek oyuncu olmasına rağmen, esasen tek kişiliktir. "İçimdeki Çığlık"ta, kadın mücadelesini sahneledi Kural. Çok yankı yaptı, ilgi gördü, ödüller getirdi. Rol aldığı, sahnelediği diğer oyunlarla birlikte düşünüldüğünde, artık gündemdeki tiyatro sanatçısıydı Julide Kural. "Kan Kardeşler" müzikali, Nazım Hikmet’in "Sevdalı Bulut" oyunu, ödül getiren diğer oyunlar oldu.

Hep belli bir felsefesi olan tiyatro yaşamının bu en yoğun döneminde, araya başka bir sürü başka şey de girdi. Kural’ın sanatçılığıyla sınırlı tutarak sürdürürsek sözü, örneğin televizyon dizileri girdi araya. "Dizilerde oynadım, çünkü tiyatrodan geçinemezdim. Ama seçici davranmaya çalıştım hep" diyor. Sinema filmi olarak ise tek bir örnek vardı şimdilik. Genco Erkal’ın da oynadığı "Camdan Kalp" filmi. "Süper Baba"nın İpek’i olarak, ekran üzerinden bütün evlere konuk oluyordu hafta bir. "Süper Baba"daki İpek’i, ben de çok sevmiştim. Onu Amerika’ya yollayarak, ekrandan uzaklaştırdığı için, senaryo yazarına lanet bile okumuştum. Meğer günahına girmişim senaristin. Çok sonra öğrenecektim ki, bu düzenleme Julide Kural’ın gerçekten Türkiye’den ayrılmasının zorunlu bir sonucuydu.

Emin adımlarla "zirve"ye tırmanıyorken, bu çekip gitmek de nereden çıkmıştı? İşte bu soruya, yıllar sonra verdiği yanıt: "İyi bir çıkış yaptım, diye düşündüm. Peki şimdi ne yapmalıyım? Hayat, keşfedilecek şeylerle dolu uzun bir yolculuk. Bu yolda yürümek her zaman zor olacak. Ama, olduğu yerde kalan biri değildim. Üç yer vardı gözüme kestirdiğim: Paris, Londra ve Berlin. Berlin’e gittim. Tam zirvedeyken, çantamı aldım ve çıktım. Hiç kolay olmadı Berlin süreci. Dil yok. Yabancıyım. Oyuncu olarak tanınmıyorum. Dil kursları, dans kursları, tiyatro workshopları..."

Kural, "gurbet bana göre değil" diyerek Türkiye’ye döndüğünde, geride üç yıl bırakmıştı.

Onu, Frida olarak bekliyoruz

Julide Kural, hem kadın kimliğiyle ilgili yaşadığı süreçte vardığı sonucu, hem de tiyatroyu bilinçli bir kadın sanatçı olarak sürdürmekteki gözüpekliğini çok net vurguluyor: "Özgür ve eşit olmak istiyordum. Kot, parka, bot giydim üniversiteli yıllarda. Sonra bir gün, bir tiyatro oyununda, kadının dişiliğini ortaya koyan bir rolde sahneye çıktım. Bu rol bana, kadının kimliği konusunda yeni bir anlayışın kapısını araladı. Yavaş yavaş anladım ki, erkeğe özenerek, kadın kimliğinden çıkarak özgürleşmiş olmuyor kadın. Kadın kimliğinin farkına vardıkça, yeni kapıları zorlamaya başladım. İlk olarak, ben bir kadınım. Kadın kimliğinin zenginliğini gördükçe, evet dedim, bu beni vareden şey. Ben bu kimliğe sahibim. Doğada da, toplumlarda da yaşamı üreten asal güç dişidir. Bir çok canlı türünde, döllenmeden sonra erkek ölür. Yaşamı üretmekten sorumlu olan dişidir."

"İçimdeki Çığlık" oyununda bir takım düzenlemeler yaptı, tamamıyla tek kişilik bir oyuna çevirip "Ses" adını verdi. Yine tek başına, yine kadınlarıyla sahnediydi! Kural, dört yazar ve şairden, beş kadın tipini canlandırıyor "Ses"te. Dario Fo’dan Ulrike ve Medea; Nazım Hikmet’ten, Tanya; Anna Seghers’ten, Anna ve Zlata Filipovic’ten Zlata. Ulrike Meinhof, tek kişilik ölüm hücresinde Alman finans kapitaline boyun eğemeyen bir militan. Medea, kocasının başka bir genç kadınla evlenme isteğine isyan eden bir Antikçağ kadını. Hitler faşizminin kuşatması altındaki Rusya’da, kanlı iktidara karşı patlayan genç bir tomurcuk Tanya. Yine Hitler fasizminden dolayı, Almanya’dan Hollanda’ya kaçan Anna ise, henüz on üç yaşındadır. On bir yaşındaki Zlata, Bosna savaşının yaşayan kuşağından bir kız çocuğu.

"Kimyamda başkaldıran bir kadın var" diyerek, sözü yeni çalışmasına getiriyor. Üç yıldır, yine tek kişilik, yeni bir oyunun hazırlıklarını sürdürüyordu. Yine bir kadını taşıyacak sahnelere. Meksikalı ressam Frida Kahlo! 1940-50 yılları arasında, hem ressamlığı, hem de kadın mücadelesi dolayısıyla uluslararası alanda da bilinen bir sima. Frida Kahlo, ünlenmiş bir erkeğin eşi olarak, bir erkeğin gölgesinde tutulma "kaderini" paylaşmaya itiliyor tüm kadınlar gibi. Öldükten sonra ünleniyor.

Bence, Türkiye’ye döndüğüne bakmamalı Kural’ın. Çünkü o bir seyyah. Keşfetmek için yanıp tutuşan bir gezgin. Gezgini, diyar diyar gezdiren ne olabilir? Bulunduğu yere sığamadığını düşünmek, gezginci olmanın sebeplerinden sadece biri değil mi? Onu, Frida Kahlo olarak, sabırsızlıkla bekliyoruz.

                                                                        (16.03.2001/Özgür Politika)

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at