TÜRKÇE / DEUTSCH
‘Konuk işçilik’ten ‘ulusötesi’ vatandaşlığa

Dünya küçüldükçe göç yolları hem çoğalıyor, hem uzuyor sanki. Gerek her bir ülke içinde, gerekse yerküre bazında sürüp giden göç, günümüzün ve geleceğin önemli sosyal olguları arasında yer alıyor. Göç yolları yerinden, yurdundan kopanları yeni kimliklere çıkarıyor bir taraftan da. Göç aynı zamanda kimlikler arasında da yaşanıyor yani. Yollara revan olan milyonları oluturanların her biri, kendince yaşıyor bu macerayı.

Çok uzaklara gitmeden, cumhuriyet Türkiyesi itibariyle kendimize baktığımızda, neler görüyoruz?

Çoğu Avrupa‘da olmak üzere (Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Acem, Ermeni, Arap, Gürcü, Tatar...) cebinde Türkiye pasaportu ya da kütüğüyle dünyaya dağılanların sayısı 5 milyonu buluyor. Bu 5 milyonun içindeki herkes, gittiği yerde bin bir şekilde ama sonuç itibariyle göçmenlik halinin belirlediği ilişkileri yaşıyor. Eski kimliğinde diretenlerle yeni kimlik edinenler, göçmenlik halinin iki farklı fotoğrafını veriyor elimize. Karıştıkları yeni topluma tam uyum sağlayan göçmenler bile, eski toplumlarından hiçbir zaman bütünüyle kopmuyor. Bizler sadece gelip katıldığımız ülke toplumunu değil, içinden çıktığımız toplumu da değiştirip dönüştürmeye devam ediyoruz. Katıldığımız yeni toplum açısından değil sadece, içinden çıktığımız toplum açısından da farklı bir rengimiz var. Gelenekselleşen bir deyimle, yalnızca “anavatan“ ile “yeni vatan“ arasında değil, uluslararası alanda da etkili bir rol oynayabiliyoruz. Bütün bunların hepsi elbette hesaplı, kitaplı, bilinçli bir plan gereği gerçekleşmiyor. Ne de olsa ne hayat, ne tarih kitaba uymuyor; olsa olsa kitaplar hayatı ve tarihi uydurmaya çalışıyor.

Biz Türkiye kökenlilerin iş gücü olarak Avrupa‘ya göçü, kahvenin hatır sınırını aşmış bulunuyor. Tam 40 yıl geride kaldı! 40 yıllık misafirlik olmayacağı, artık herkesin malûmu. “Gurbet“ tanımı yerini “yeni vatan“ tanımlarına bıraktı çoktan. Çünkü artık göçmenlerin çoğu dönmeyeceğinden emin. Yine de kalmanın tek bir halinden söz etmek mümkün değil. Sınıfsal, inançsal ve ulusal aidiyetler, göç edilen ülkede nasıl yerleşik kalınacağını farklı şekillerde belirliyor; yıllardır göçmenlik halesine sığınmışgibi duran bizler, “yeni vatanımız“da bölünmeye devam ediyor farklı dostlar ve düşmanlar ediniyoruz. “Yeni vatan“daki ırkçılar, göçmenlere karşı geliştirdikleri her türlü tavrı, “kan hukuku“na dayandırırlar bir şekilde. “Kan hukuku“, gelenlerden asimile olmalarını talep eder. Göçmenlere, başka bir hayat şansı tanımaktan yana değildir.

Göçmenlerin önemlice bir kesimi ise, bu “kan hukuku“na karşı, “gurbet hukuku“na sarılır. Göçün 40. yılında artık bunu enine, boyuna tartışmamız gerekiyor. “Gurbet hukuku“ iki temel kaynaktan beslenir. Kaynakların ilki , “anavatan“ın kanatları altında olmaklığa yaratılan gereksinimden doğar. Sadece ekonomik ya da güvenlik üzerine kurulu bir gereksinim değil bu. Oldukça karmaşık bir yumak gibidir. “Anavatan“ın kanatları altında olmaklık, “yeni vatan“da uçbeyliği, koçbaşılığı, ileri karakolluğu, lobiciliği, misyonerliğikendince temellendiriverir. “Gurbet hukuku“nun ikinci kaynağı, göç yollarına dizilmeden önceki hemen hemen bütün değerlerini, 30-40 yıl sonra da neredeyse aynen koruma ısrarından beslenir. Kaybolma korkusu, yitip gitme kompleksi öyle bir noktaya varır ki 40 yıl önce terk ettiği köyü, kasabası veya kentinin değişim ve gelişimine bile ayak uyduramaz göçmen. Avrupa‘nın göbeğinde kendi köyünün (şimdiki değil) 40 yıl önceki haline denk düşen bir “getto“ hayatı sürer.

“Kan hukuku“ ile “gurbetçi hukuku“ dışında bir seçeneği var mı göçmenlerin?

Farklı ama eşit olmanın en uygun zemini, “yurttaşlık hukuku“ gibi görünüyor. Yani “kan hukuku“ ile “gurbetçi hukuku“na sapmayan, değişik bir yol sözkonusu. Irka, soya sopa, dini veya etnik aidiyetlere değil, hak ve özgürlüklerin birey/insan olma temelinde belirlendiği “anayasal yurttaşlık“! Günümüz dünyasında vatandaşlık, artık ulusaşırı/ulusötesi bir düzeyde tanımlanabiliyor. “Kan hukuku“na yüz vermeyen “yerliler“ ile “gurbet hukuku“na bel bağlamaya gereksinimi kalmayan göçmenler, farklı ama eşit bir “anayasal yurttaşlık“ sürecine büyük katkılar sunma şansına sahip.

Hiç kimse göç ettiği toplumun da gerisinde kalarak, o topluma yararlı olamaz. Neyse ki hamasi nutukları, kitabi formülasyonları bırakıp, işin aslını, özünü tartışmaya başlıyoruz yavaş yavaş. 

(17 Ocak 2007 / Öneri dergisi)

 

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at