TÜRKÇE / DEUTSCH
Bu kentin unutulmuş gülleri

Bütün unutulmuş güllerini ben mi toplayacağım bu kentin? Tramvay ve otobüs duraklarında, el-ayak çekilmiş parkların banklarında, u-bahn koltuklarında.. Kimbilir neden verilemedi o güller? Verilebildi de eve kadar taşınmaya neden değer görülmedi, kimbilir? Kaçı bırakıldı, kaçı unutuldu dersiniz! Peki bu kentte, unutulmuş gül toplayan tek insan ben miyim?

Gül sunma alışkanlığım olduğunu söyleyemem. Öyle çok sayıda gül almış da değilim. Unutulmuş, bırakılmış bütün gülleri, ah bir bilsem, neden hep kendime sayarım!

Ne zaman bu kentin sokaklarına, caddelerine, alanlarına çıksam, adımlarıma yön veren gizli bir güç, nerede unutulmuş bir gül varsa beni oraya çekiyor sanki. Unutulmuş güllere ayarlı bir pusulanın esiri gibiyim. Aramaksızın, az önce ben düşürmüşüm ve elimle koymuş gibi buluveririm. Başkası için alınmış ama unutulmuş ya da bırakılmış o güllere, bilirim ki ben geç kalmış biriyim. Yolunmuşu, kırpılmışı, hayli solmuşu ayırmaksızın, alır taşırım evime. Duvara asar, bir kitabın yaprakları arasında bastırır kuruturum hepsini.

Bütün unutulmuş güllerini ben mi kurutacağım bu kentin?

Bu kentin geç saatlerinden bana hep rengi çalınmış, kokusu alınmış ve bırakılmış güller mi kalacak? Yere çalınmış bir hatırı, ayağa kaldırma hevesiyle, daha ne zamana kadar uzanıp duracağım bırakılmış güllere?

O unutulmuş güllerin kaçı 'sadece aşık olan aşıklar' tarafından unutuldu? Kaçı, aşkı bir oyuna çevirenler tarafından bilerek bırakıldı?

Bana sorarsanız, gerçek aşklar, ipe sapa gelmez aşklardır. Mantıklı mıntıka sahiplerinin gerçek bir aşkı yaşama şansı azdır bu yüzden. Zira onların ipleri de sapları da çoktur. 'Sadece aşk olan aşklar'a, ancak özenebilirler. Arada bir 'yoldan çıksalar' da çabucak dönerler tasdik edilmiş girizgâhlarına. Akıl, mantık, tamamlayıcı ya da gönendirici bir eş beklentisi, malların-mülklerin çoğalacağı mı azalacağı mı hesapları dolayısıyla, kaybedecekleri çok şeyleri vardır.

Oysa gerçek, doğal, yani 'sadece aşk olan aşk', şu beylik, "hayat arkadaşı" tanımına uymaz pek. "Hayat arkadaşı" tanımına göre, içinin nasıl doldurulduğuna göre, 'sadece aşk olan aşk'a ya dar gelir, ya da fazlaca kapsayıcı olur.

'Sadece aşk olan aşk', kelimenin gerçek anlamıyla sadece aşk kalmak ister. Ne fazladan bir şeyin katılmasını kaldırır, ne de belirli kalıplara tıkılmaya tahammül edebilir. Sadece kendisini gereksinir gerçek ve doğal aşk. Değil mi ki, bu durumda doğal olarak, aşkın laf-ı güzafı çok, ama kendisi pek ortalıkta yoktur. Sahici aşklar, çok nadir bulunuşlarını, 'sadece aşk olan aşk'lıklarına borçludur.

İnsanın, ‘hiçbir şey olan’ı bir çırpıda ‘her şey’ sayabilme marifeti, hayatın birçok değişik alanında olduğu gibi, aşkı da oyun haline getirir. Gerçekten de içinden geçilen dönemin normlarına göre yaşanan planlı, programlı aşklar, nerde başladığı her birine göre değişmekle birlikte, bir noktadan sonra oyundurlar. Çocukca değil ama, büyükçe oyundurlar. Oyun olsun diye oynanmazlar. Bu oyunlarda saflık da aranmamalı. Hile, ayakoyunu, tehdit, şantaj, tahakküm... Bunların her biri ve daha başkaları bolca sahnelenir bu yürekleri burkan, sızlatan, kanatan oyunda.

Döneminin normlarına göre yaşanan planlı, programlı aşklar; insanların, kendisi olarak yaşıyormuş gibi davranıp, rol yaptıkları çok ciddi, çok kanlı kurgulardır. İşin şaka görür tarafı yok aslında. Zira, bu hayat oyunlarının bir kısmı ölümle, daha önemlice bir kısmı adı hâlâ yaşam kalan ölümlerle sonuçlanır; insanlar, yaşamı oyunmuş gibi kurgularken, yaşarken ölürler yani. Sahici ölümle karşılaşmadan önce, yaşamı paravan ya da maske olarak kullanan "yaşayan ölüler"le tanışırlar.

’’Yeryüzünü hararet bastıkça soğuyor insanlar!’’

 

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at