TÜRKÇE / DEUTSCH

Avusturya’nın vicdanı olmuş entellektüeller: Bernhard!
Bernhard, gençliğinde hayatına sinen faşizmi kazımak, silmek, söküp atmak için amansız bir çaba içine girecekti. Kendisi bunu yaparken, Avusturya toplumunun ağırlıklı bir kesimi ve yeni yönetimlerinin, “sünger çekme”yi tercih ettiği kanısına varacaktı.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Thomas Bernhard ve Peter Handke, Orta Avrupa’nın (bu arada Avusturya’nın) faşizm yıllarına ait, o yıllardan kalan sancısını, acısını, travmasını en iyi kavrayan ve yazanların öncülerinden sayılır. Bernhard, “beylik laflar”ı estetize ederek hesaplaşır ya da hesap sorar. Handke ise, “sıradan olan”ı olağanüstüleştirerek yapar aynı şeyi. Onlara, sinema alanından Micheal Haneke ile Ulrich Seidl eşlik ederler.

Ne dertleri vardı bu yazar ve sinemacıların? Bu sorunun yanıtını, bu yazıda sadece Bernhard üzerinden arayacağım. Daha fazlası, böyle bir yazının sınırlarını aşar.

Bernhard, eleştirel tutumu açısından, 20. Yüzyıl’ın “en acımasız yazarlarından” biri olarak tanımlanır. Avusturya’nın fasizm yıllarındaki tarihi üzerinde, bir utanç süngeri çekili olduğunu söyler örneğin. Bu utanç süngerinin altına iteklenen gerilimler ve kompleksler, 20. Yüzyıl boyunca ülkede yaşanan gelişmelerde önemli oranda etkili olmuştur.

Hitler, Mart 1938'de Heldenplatz’da, “Avusturya’nın Üçüncü Reich'e ilhakı”nı ilan etiğinde, Bernhard henüz yedi yaşındaydı. O da Nazizmin etkisi altında büyüyen sayısız Avusturyalı çocuklardan biri olacaktı. 1940’ların başında “Jungvolk”a girdi. Thübingen’deki “nasyonal-sosyalist eğitim kampları”na kadar gitti. Gencecik yaşta, hem devasa bir cinnete tanık oldu, hem de kısmen katkı sundu. Ömür boyu sürecek olan “karın ağrısı” da, bu yılların eseriydi.

Bernhard, gençliğinde hayatına sinen faşizmi kazımak, silmek, söküp atmak için amansız bir çaba içine girecekti. Kendisi bunu yaparken, Avusturya toplumunun ağırlıklı bir kesimi ve yeni yönetimlerinin, “sünger çekme”yi tercih ettiği kanısına varacaktı. Yeni dönemde lanetlenir olan, ama faşizm yıllarında yaşanmış acı gerçeklerle yüzleşme cesareti gösterilemiyordu bir türlü. Köklü bir toplumsal özeleştiriden kaçınıldı hep, yan çizildi sürekli. Çoğunluk, sadece “kurban olmak”lığını öne çıkarmak için çırpındı. Faşizmle olan “suç ortaklığı”nın üzerine ise, kalın bir sünger çekti.

İşte kendince, böyle bir topluma ayak uyduramayı ve saygı duymayı reddetti Thomas Bernhard. Yeni dönemde de toplumsal yaşama yapay ve yapmacık davranışlar egemendi. “Yeni zamanlar”a yakın tarihinin “hastalıkları”yla adım atma inadının kaçınılamaz sonucuydu bu hal. O ise, tanık olduğu toplumsal, siyasal ikiyüzlülüğe tahammül edemiyor; susmayı, sessiz kalmayı bir “hastalanma hali” olarak görüyordu. Bu yüzden, ülkesi ve toplumuna karşı öfkesi büyük ve sonsuz oldu.

1968’de, “Donma” adlı romanına “Avusturya Devlet Ödülü” verildi. Bernhard, ödül töreninde öylesine sert bir konuşma yapacaktı ki, başta dönemin kültür bakanı olmak üzere, çok sayıdaki resmî temsilci salonu terk edecekti! İşte, o konuşmadan birkaç cümle: “Biz Avusturyalılar heyecan uyandırmaktan uzağız. Bizler hayata karşı genel bir kayıtsızlık olarak hayatız...”

Bir dizi protestosu vardır Bernhard’ın. Viyana kahvelerinde en sevdiği şeyin, bir Avusturya ya da Alman gazetesi değil, örneğin “Le Monde” okumak olduğunu açıklar başka bir vesileyle. İlle de Almanca bir gazete okuyacaksa bir İsviçre gazetesi olan “Neue Zürchner Zeitung”u tercih ettiğini ekler sözlerine. Ki Bernhard, Viyana’nın 20. Yüzyıl başındaki çokkültürlü haline veda edişine de öfkeliydi. Derin bir tiksintiyle bakar olmuştu bu kente.

"Viyana benim için bir çıkış noktası olmadı, yalnız soğuk, sert bir umutsuzluktu..." der. Onu bu tavrı, bir ülkeyi ya da kenti, türlü tevür yanılsamalara kapılarak değil, en köklü ve sert eleştirere maruz bırakırken de sahiplenmek şeklinde yorumlanır. Zira, ne kadar acımasızsa, bir o kadar da bu kentsiz yapamayacağının farkındadır. Şöyle der: "... şimdi içinde koştuğum bu kentin bana korkunç gelse de, gene de benim için en iyi kent olduğunu düşündüm, bu nefret ettiğim, her zaman nefret ettiğim Viyana'nın şimdi benim için birden en iyi, benim en iyi Viyana'm olduğunu düşündüm..."

Kitaplarını Avusturya’da bastırmaması, başka bir protesto yöntemi olarak değerlendirilir. Son on yıla kadar uyulan vasiyetnamesindeki maddelerden biri, oyunlarının Avusturya’da sahnelenmemesi idi. “Heldenplatz” adlı oyunu hariç. Son eseri olan “Heldenplatz”, ölümünden bir yıl öncesine, 1988’e ait bir çalışmadır. Avusturya’daki siyasal, ahlakî ve düşünsel ilişkileri, şiirsel bir oyun biçiminde verir. Bireysel bir tragedyadan toplumsal bir dram çıkarır. Prof. Josef Schuster, ailesi ve dostlarıyla, Heldenplatz’a yakın bir evde biraraya gelmiştir. Tam 50 yıl önce, Hitler aynı alanda “Avusturya’nın Üçüncü Reich'e ilhakı”nı ilan etmişti. Ki o zaman Prof. Schuster, bu Nazi işgali yüzünden Oxford'a kaçmıştır. 1950'lerde, Viyana Belediye Başkanı'nın isteğiyle ülkesine döner. Fakat ülkesindeki durumun, ülkeyi terk ettiği dönemden de kötü olduğu görüşündedir. Bu yüzden, evinin Heldenplatz’a bakan penceresinden kendini aşağı bırakarak intihar eder.

Bu çalışma da gösterir ki, Bernhard’in kızgınlığı, öfkesi, protestocu tavrı ömrünün sonuna kadar sürmüştür. Eserin galasında yaptığı konuşmada, “günümüz Viyana’sında 1938’de olduğundan çok daha fazla Nazi var” der. Yani, gençliğinde tanık olduğu, tattığı o dinmek bilmeyen acıyı, ülkesi ve toplumu özelinde hatırlattı durdu hep. “Karşı olma”nın ne olduğunu gösteren yazar ve düşünürlerden biri olarak kabul görmeyi sürdürüyor bu yüzden. 

.................................................

www.hallac.org, 12 Aralık 2015

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at