TÜRKÇE / DEUTSCH
Kendim olma mücadelemden tanıklıklar - II
Benim “yük” gördüğümü, başkaları “malı götürmek” ya da “hükümran olmak” biçiminde değerlendiriyordu. Zira dünyaya, hayata, hayata dair her şeye başka pencerelerden bakıyorduk. Benim penceremden bakan daha az sayıdaki insan ise, “ne uğraşıyorsun bu çekip çevirme işleriyle” der, beni “akıllı” hareket etmeye davet ederdi.

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Geçen ayki yazımda, 1986-98 yılları arasında 12 yıl boyunca gazetecilik yaparken, medya alanında büro çalışması yapmaya, yönetici olmaya nasıl direnmeye çabaladığımı; ne zaman ve nerelerde bu çabamda başarılı olup, ne zaman ve nerelerde gidişata ayak uydurduğumu dile getirmeye çalışmıştım. Bu yazıda, 2 Mayıs 1998’de Avusturya’da başyalayan, yeni bir ülke ve yeni bir toplumdaki “ikinci hayat”ımda, aynı konuda sürecin nasıl işleyegeldiğine değinmek istiyorum.

Avusturya’da dil engelinden dolayı, gazetecilik alanında işin büro kısmına karışmadan, yöneticiliğe bulaşmadan medya alanında bir şeyler yapmak, çok daha zor, hatta imkansız olacaktı. Türkiye’deyken muhabirlikten bölüm şefliğine, haber müdürlüğüne, editörlüğe, genel yayın yönetmenliğine yükselme şeklinde tarif edilebilecek bir “merdiven” konurdu önümüze. Avusturya’ya geldiğimde, eğitimini aldığım ve dolayısıyla kendimi en iyi ifade ettiğim, mesleğimi gerçekleştirdiğim Türkçe’de “merdiven”in kendisi bile yoktu. Çeşitli denemeler yapılmıştı, ama hali hazırda sürekliliği olan Türkçe bir yayın organı söz konusu değildi. (Yarı resmi bir yayın olan WIF’ın aylık dergisi “Viyana Postası” dışında.) Yani burada, benin konuşup yazabildiğin dilde yayın organı olmadığı için; bölüm şefleri, haber müdürleri, editörler, genel yayın yönetmenlerinden de söz edilemezdi.

Peki, böyle bir durumda, benim gibi biri ne yapabilirdi?

Ya gazetecilik ve yazarlığı bir kenara bırakıp, dile dayalı olmayan başka bir meslek seçip bütün yatırımımı ona yapacaktım; ya sıkı bir dil öğrenme sürecine girip birkaç yıl içinde, Almanca gazetecilik-yazarlık yapacak konuma gelerek Avusturya basınında kendime bir yer açmayı deneyecektim ya da Türkçe bir dergi, gazete çıkarıp kendi işimi kendim yaratacaktım. Nedenlerine girmeyeceğim, ama sonuçta benim kanalize olduğu seçenek sonuncusu oldu. Bir yayın organı çıkaracak, onu zamanla sağlam dayanaklar üzerine oturtacak; bölüm şefleri, haber müdürleri, editörler, genel yayın yönetmenlerine kavuşturacak ve kendim de haber, söyleşi, dizi yazı, gezi yazısı, makale, röportaj yazacaktım.

1999-2010 yılları arasındaki on yıl boyunca, aylık bir gazetenin (Öneri’nin) çıkmasında, birinci derecede sorumlu bir kişi oldum. Hiçbir işi tek başına yapmadım. Bu, dönemine göre değişen ekiplerle birlikte başarılan bir işti. Ama benim konumum her zaman, ekipteki diğer arkadaşlarımdan farklı oldu. On yıl boyunca, o gazetenin muhabiri, grafikeri, haber müdürü, editörü, genel yayın yönetmeni, gerekli olunca dağıtanı oldum. Yani, fiili olarak gazetenin sahibi konumundaydım. Türkiye’de, bölüm şefi olmaya direnen bendeniz, yeni ülkemde yazdığım gazetenin sahibiydim! Gazetenin bütün işlerine koştururken, sık sık kendi makalemi yazacak zaman ve enerjim kalmazdı. Şöyle zaman ayırarak ve emek vererek yazdığım makale sayısı o kadar azdı ki!

Geçen ayki yazıyı bitirirken, şöyle bir cümle kurmuştum: “Ağız tadıyla, hevesle, heyecanla gazetecilik ve yazarlık yapmak ile yöneticilik yapmak arasında, ‘bir adım ileri iki adım geri’ misali bir manzara var sanki.” Durum, aynen de böyleydi! Mesleki alandaki kemdim olma, kendim kalma mücadelemde, Türkiye’de ileriye doğru attığım bir adımdan iki adım daha gerilerdeydim. Birileri, “Hüseyin Şimşek bir gazeteyi her şeyiyle kendine kapatmış”, derken, benim olaya yaklaşımım buydu. Benim “yük” gördüğümü, başkaları “malı götürmek” ya da “hükümran olmak” biçiminde değerlendiriyordu. Zira dünyaya, hayata, hayata dair her şeye başka pencerelerden bakıyorduk. Benim penceremden bakan daha az sayıdaki insan ise, “ne uğraşıyorsun bu çekip çevirme işleriyle” der, beni “akıllı” hareket etmeye davet ederdi.

Üstelik, on yıl boyunca bir gazete çıkarmaya önayak olmak, buradaki ilk ve son deneyimim de değildi. Ocak 2007’de, Yol Tv’nin yayın hayatına girmesiyle, görsel basına geçme olanaklarına kavuştum. Benim isteğim, tercihim doğru ve gerekli bildiğim bir televizyon programı yapmaktı. Gazeteciliğin farklı bir alanında seferber olmaktı. Ama yine olmadı. Bu ülkeye bir temsilci, bir koordinatör, bir yayın yönetmeni lazımdı önce. Bunlar olacaktı ki program ya da programlar çıkarılsındı! “Ekip oluşana kadar geçici yöneticilik” fikrine bir kere daha ikna olmuştum. Geride kalan beş yılı aşkın süre içinde, iki “yapmam gereken”, iki de “yapmak istediğim” program gerçekleştirdim. Fakat, çekip çevirmek, yönetmek beni bir kere daha gazeteci ve yazar olarak özgün üretimlerin uzağında tutmuştu. 2008 sonbaharında ekranlara taşıdığım, sonra gerek sağlık sorunları, gerekse de diğer programlar dolayısıyla ara verdiğim “Tanıklar Arasında” adlı programa, Ocak 2013’te geri döndüm. Çekip çevirmem, yönetmem sadece bu programın içişleriyle sınırlı. Dolayısıyla, bir ekiple gazetecilik yapıyoruz ve gayet memnunum.

Sonuç olarak muzdarip olduğum sorun şöyle özetlenebilir: Ben gazeteciliğimi, yazarlığımı yöneterek değil üreterek ömür boyu sürdürmek isterim. Gazeteci ve yazar olmayı, başka bir işe, alana, konuma geçiş için kullanmak istemediğim gibi; gazeteci ve yazar olmanın hatırı için medya alanında yöneticilikten de uzak durmaktan yanayım. Üreten bir gazeteci ve yazar olmak bana yetiyor; hayatta bunların ötesinde tanımlayabileceğim başka bir iş yok. Benim, meslek babında “kendisi olma” ya da “kendisi olarak kalma”dan anladığım bunlar.



............................................
www.hallac.org  
huseyin.simsek@gmx.at 

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at