TÜRKÇE / DEUTSCH
Sevgi besleyin ki sevginiz beslensin!

HÜSEYİN ŞİMŞEK

Birini, bir şeyi ya da bir yeri sevdiğiniz andan itibaren, sevginiz ziyadesiyle beslenmeye başlar. Sevgi kendi kendini doyuran, büyüten, dallandırıp budaklandıran, azdıran bir şey. Başka bir şeyle beslenemez sevgi! Kendinden başkasına karnı toktur. Sadece kendi tadına bayılır. Bu yüzden, sevgiyi beslemek; hem dünyanın en kolay ve masrafsız, hem de en ince işidir.

Bir insanı sevmenin binbir nedeni, binbir yolu ve yöntemi vardır. Birine duyduğumuz sevgi, bir ötekinin aynısı olamaz kesinlikle. Yüzeysel ya da görünürdeki benzerlikler bizi yanıltmamalı. Ayrımcılık yapmadığımızı göstermek amacıyla, sevgilerimiz arasındaki farklılıkları yoksayarız. Çocuklarımıza, ebevenylerimize, yakın akrabalarımıza, arkadaşlarımıza bu konuda çok sık ve sayısızca yalan söyleriz. Eşit davranmak, ayrımcılık yapmamak için, ‘masumane bir yalan’dır bu.

İş sevgiliye, hayat arkadaşına, karı-koca sevgisine gelince biraz değişir. Orada da sıklıkla bir yalan vardır; ama bu başka yalandır. O anda karı-koca, sevgili, hayat arkadaşı kimse, kesinlikle (!) en çok sevilen odur. Bu doğru da olabilir. Fakat kim, her birimiz için en son sevdiğinin kesinlikle en çok sevdiği olduğunu iddia edebilir ki? Sonuçta kimse, eski karısı ya da kocası, eski sevgilisi veya hayat arkadaşı ile yenilerini aynı derecede sevdiği iddiasında bulunmaz. Çünkü bu tehlikelidir, işleri bozma riski vardır. Dolayısıyla işin lafzı gereği, yeni ya da aktüel olan en çok sevilendir.

Sevgi ya da sevmek konusunda, önemsediğim kimi belirlemelerden sözedebilirim sadece. Ben, birini -kelimenin gerçek anlamında- tanımadan, onu sevmenin mümkün olmadığını kabul ediyorum. Tutulmak, vurulmak, aşık olmak... Daha ilk görüşte, ilk bakışta ya da arada bir tesadüfen gördüğünüz sonra kaybettiğiniz birine tutulabilir, hatta aşık olabilirsiniz. Ancak sevgi için bu kadarlık bir şahsen tanışmış olmak, görmüş ya da biliyor olmak yetmez. Şahsen tanışıyor olmak değil, tanıdık olmak şart.

Bu, tanıdık olma şartı, bizi başka önemli bir noktaya taşır: Bütün insanların kendine özğü bir hikayesi vardır. Farklı bir deyişle, bütün insanlar hikayeleriyle vardır. Hikayesini anlat(a)mayan, hikayesi dinlen(e)meyen insan, kelimenin gerçek anlamında kimseyle tanıdık olamaz. Ben buna tereddütsüz inanan bir insanım. Hikayesi olmayan birini, hiçbir şekilde sevemeyeceğimden eminim. Kendini önemsemeyen, kendini açmayan, hikayesini sürekli sakınanlardan hep uzak kaldım. Kendi gerçek hikayesini köşe bucak saklayıp, sürekli gözlerden kaçırıp kendine ‘orta malı hikayeler’ bulup ortalıkta salınanları birer faraza saymak ise benim için dünyanın en kolay yolu.

Burada, her yerde ve fırsatta, insanların sürekli kendilerini anlatıp durmasından sözetmiyorum elbette. Yeni tanışan veya tanıştırılan insanların, birbirlerine hikayeleriyle yelken açmaları, birbirlerine hikayeleriyle sokulmaları; böylece şeklen ve şahsen tanışmış olmanın çok ötesinde, samimi ve sahici bir temelde tanıdık olmalarını konuşuyoruz. Hem birey, hem toplum tarihi olarak önümüze konulan resmi paradigmalar, sadece her bir dönemin muktedir, egemen, öne çıkan ya da ileri gelenlerinin hikayelerinin toplamından oluşuyor. Bunun vebali biraz da ortalıkta hikayesi yokmuş gibi dolaşan avarelerin boynunda. Elbette gerek birey, gerekse toplum tarihi, hepimizin hikayelerinin toplamından oluşmaktadır. Oysa, insanların ve toplumların tarihi, gece ve gündüz misali bir taht-ı revalli üzerine oturtulup, bir tarafı, en az yarısı hep karanlık gösterilegelmiştir.

İçinde bulunduğunuz karanlığa bir mum, bir lamba, bir fener yakıyormuş gibi hikayenizi fısıldamaya başlayın. Hikayenizin sonunda, sizi dinleyen sayısızca aydınlık yüz göreceksiniz. Ama unutmayın sakın; anlattığınız, sadece ve sadece kendi hikayeniz olacak. Hem de eğip bükmeden, süsleyip püslemeden...

-------------------------
2 Mart 2010, Viyana

© huseyin-simsek.com | E-Mail: huseyin.simsek@gmx.at