80’lerin romanlarında 12 Eylül Darbesi deneyimi

Başak Deniz Özdoğan yüksek lisans tezini, Eylül 2008’de Boğaziçi Üniversitesi çatısı altında hazırladı. Tezin başlığı “1980’ler Türk Romanlarında 12 Eylül Darbesi Deneyimi” idi. Çalışmaya konu olan romanlar arasında benim ilk iki romanım olan “Ayrımı Bol Bir Yoldu Metris” ve “Eylül Şifresi” de yer alıyor. Yapılan analizlerin bir özetini internet sayfamda paylaşmanın faydalı olacağını düşündüm. Söz konusu yüksek lisans tezi, ilgili üniversite ve yazarı tarafından sanal ortamda paylaşılmış durumda.

Özdoğan, yüksek lisans tezinde “12 Eylül darbesi ertesinde yazılan ve darbeye odaklanan edebiyat”ı mercek altına alıyor. Çalışmanın temel sorularını şöyle sıralıyor: 12 Eylül darbesi, edebiyatı biçim ve içerik bakımından nasıl etkiledi, yazarlar darbeyi nasıl deneyimledi ve darbe edebiyatta nasıl temsil edildi? Bu sorulara yanıt aramasının nedenini, “bir dönemi edebiyat gibi sanatsal bir alana bakarak değerlendirmeye çalışma” şeklinde açıklıyor. Ki bunu da edebiyat alanındaki yayınların ve şahsiyetlerin büyük bir kesiminden çok faklı bir yaklaşım içinde yapıyor. Nasıl mı? “80’lerin edebi alanına her türlü edebi deneyimi dahil ederek!” El attığı konunun ilgili toplumun tarih, siyaset ve kültürünü derinden etkileyen – askeri darbe gibi – bir siyasi eylem olduğunun da farkında ama. Edebiyatın diğer bütün alanlarla ilişkisinin, çalışmasının önemli bir bileşkesi olması kaçınılmazdır.

Araştırma yol ve yöntemi konusunda yaptığı bu seçim, Başak Deniz Özdoğan’ın çalışmasını az rastlanır ve – akıntıya karşı çıkmak gibi – önemli bir fark kazandırıyor. İlgili dönemin edebiyat dünyası muktedirlerinin bu konudaki tavrını reddedip, “12 Eylül darbesinin tutsakları olan görünmeyenlerin edebiyatını okuyarak edebi tarihi yeniden kurmak” gibi bir çaba içine giriyor. 12 Eylül darbesinin tutsak edilmiş mağdurlarının siyasi ve kamusal alandan silinip süpürülmesi operasyonlarının, edebi alanda nasıl sürdürüldüğünü irdeliyor böylece. Ortada, söz konusu dönemin bir “yüksek edebiyat”ı, bir de “görünmeyenlerin edebiyatı” var. İlki, edebi piyasaya hitap etemeye devam eden, ürünleri dağıtılma şansını kaybetmemiş olan ve verili edebiyat dünyasında “edebi” sayılmayı “hak eden”dir. İkincisi, “saf edebiyatçı” olmayanların eksiği gediği bol ürünlerinden ibaret sayılarak dışlanan ve yok sayılandır.

Analizlerinde “hapishane edebiyatı”, “12 Eylül romanları” gibi tanımlamalara Başak Deniz Özdoğan da sık sık yer veriyor. Fakat bu tanımlamalarında, “edebiyat dünyası muktediri” tavrı sergileyen birçok yayın organı, eleştirmen ve edebiyatçıdan ayrı bir yerde duruyor. “Hapishane edebiyatı” adlandırmasının, “darbe karşıtı” romanları edebiyat tarihinden dışlamak için kullanılmasını doğru bulmuyor. Böyle bir “afaroz” etmeyi, “12 Eylül mahkumlarının siyasetten ve kamusal alandan da dışlanmasının bir sonucu” olarak görüyor. Onun bu çalışmasını döneme ilişkin birçok edebi değerlendirmeden ayıran şey, “her türlü edebi deneyimi araştırma alanına dahil etme” tercihidir. Bunu, “dönemin bütünsel resmini elde etme” çabası olarak ifade ediyor ve gereğini yaparak, “Hem yüksek edebiyat hem de hapishane edebiyatı yazarlarının eserleri yardımıyla, dönemin zihniyetinin temsilini görmek mümkün” diyor.

Özdoğan, yüksek lisans tezinin asıl temasından uzaklaşmadan, toplumlardaki baskın ideolojilerin kültürü nasıl domine ettiklerini ve kültürün müzakere alanını nasıl daralttıklarını da anımsatıyor. Özellikle de 12 Eylül’den sonraki yıllarda, edebiyat-siyaset arasındaki – farklı disiplinlerarası gerekli ve kaçınılmaz olan – her türlü ilişki ve etkileşimi tuzbuz edilerek yoksayılmasını “dönemin baskın ideolojisinin bir ürünü” olarak belirliyor. 78 Kuşağı’nın ağırlıkla 1980 öncesi döneminin militanlarından bir kesim edebiyata yöneldi ve edebi ürünleri 80’lerin ikinci yarısında basılma olanağına kavuştu.

Ancak dönemin hapisanelerini sadece onlar konu edinmiş değildi. Özdoğan’ın deyimiyle, “o dönemin edebi üretiminin kalitesi incelendiğinde, Latife Tekin, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu veya Aziz Nesin gibi kanonlaşmış yazarlar” da “12 Eylül askeri darbesiyle ilgili deneyimlerini” yazan kalemler arasında yer alır. Özdoğan’ın bu konuya el atan diğer akademisyen, eleştirmen veya gazetecilerden farkı, 78 Kuşağı militanlarından edebiyata yönelenlerin ürünlerini yoksaymamasıdır. Dönemin egemen ve yaygın “edebi zevki”ni, edebi olmadıkları gerekçesiyle bu ürünleri kategorize edişini, sınıflandırışını, edebiyat olarak değerlendirilmek istenmeyişlerini eleştirir. İlgili kuşağın yazar ve şairlerinin “saf” yazar ve edebiyatçılar olmadıklarının söylenerek dışlanmaları tutumuna karşı çıkar. Bunun bir sonucu olarak, “edebiyatın politika ve tarih gibi disiplinler içindeki rolü”nü sorgular öncelikle. 1980’lerin edebi deneyimini analiz etmek için, bu teorik çerçeve oluşturulmasını zorunlu görür. Sıradaki diğer bir gerekli adım olarak, “darbe ve baskın ideoloji tarafından şekillendirilen 1980’lerin kültürel atmosferi”ni inceler. O kültürel atmosferde hangi tür edebi üretimin hakim olduğunu görtermek için 1980’lerin edebiyatı mercek altına alır.

Özdoğan’ın 80’lerin romanlarını tezine konu ederken, kanonlaşmış yazarlardan iki, 78 Kuşağı militanları arasından çıkan yeni romancılardan sözkonusu dönemle ilgili iki roman seçmesi şaşırtıcı değil. Aksi bir tutumla, “dönemin bütünsel resmini elde etmek”, mümkün olmazdı. Dönemin kanonlaşmış iki edebi eseri olarak Latife Tekin’in “Gece Dersleri” ile Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır” adlı romanlarını seçer. Ona göre bu eserlerde, askeri darbenin toplum-birey üzerindeki, sokaktaki ve siyasetteki – yani dışarıdaki – etkileri işlenmiştir. Bu romanlar için, “12 Eylül edebiyatının önemli örnekleridir”, diyor Özdoğan.

78 Kuşağı militanları arasından çıkan yeni romancılardan çalışmasına dahil ettiği yazarlar ise Hüseyin Şimşek ve A. Kadir Konuk. Şimşek’in master tezine konu edilen romanları “Ayrımı Bol Bir Yol” ve “Eylül Şifresi”, Konuk’un ise “Gün Dirildi” ve “Çözülme”. Her iki yazar da ilk iki romanıyla mercek altında. Yazar olarak, Latife Tekin ve ve Adalet Ağaoğlu’ndan farkları hem kanonlaşmış bir konumları sözkonusu değil, hem de 12 Eylül askeri darbesinin ardından işkenceli sorgulardan geçirilerek hapishanelere doldurulan binlerce devrimci arasında yer alıyor olmalarıdır. Peki, Şimşek ve Konuk’un “12 Eylül”le ilgili romanlarının, Tekin ve Ağaoğlu’nun aynı dönemle ilgili eserleri olan “Gece Dersleri” ve “Hayır”dan farkları ne? Özdoğan’ın belirlemesiyle kısa ve net olarak, “hapishane duvarlarının içindeki yaşamı tasvir” etmeleri.

Özdoğan’ın yüksek lisans tezindeki ilgili analizleri, birkaç bölüm halinde burada paylaşacağım. Sanal ortamda paylaşılan tezin yüz küsür sayfalık geniş özetini İngilizce okumak isteyecekler için gerekli linki yazının sonuna ekledim.

………………

Özdoğan’ın Yüksek Lisans Tezinin İngilizce özeti