12 Eylül kısa öykülerinden oluşan Bir Tersine Yürüyüş‘ün editörü Hürriyet Yaşar edebiyatın sorununun toplumun durumuna benzediğini; 12 Eylül’ün siyasi atmosferi hakkında konuşmanın, tarif etmenin, tek kelime etmenin imkansızlığını vurguluyor.[1] 12 Eylül edebiyatını tartışmanın zorlukları da 1980’lerin boğucu atmosferini tarif edebilecek kelimelerin, bir dilin yokluğundan kaynaklanıyordu. (…) Ek olarak, 12 Eylül edebiyatı hakkındaki tartışmalar, 12 Mart edebiyatının deneyiminden bağımsız değildir. Dahası, 12 Eylül edebiyatının incelenmesinde 12 Mart edebiyatı da bilinmeli ve analiz edilmelidir. Karşılaştırmalı bir bakış, darbe romanlarındaki ve eleştirilerindeki ana temaları ve eğilimleri ortaya koyacaktır. Genel olarak, 1970’leri ve 1970’ler ile 1980’lerin devrimcilerini değerlendirmek için 78 kuşağını 68 kuşağının bir devamı olarak analiz etmek gereklidir.
Hamit Bozarslan, 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin başına kadar sol ve sağ arasında yaşanan ölümcül çatışmaların ardındaki nedenleri analiz ediyor. Çatışmanın dinamiklerini gözler önüne seriyor:
Radikal sol ve sağın zihninde, yalnızca birinin ortadan kaldırılmasıyla sona erebilecek ölümcül bir çatışma kaçınılmazdı. Zaman anlayışları daralmıştı; şiddete karışanlar geleceklerini uzun vadeli bir zaman diliminde düşünemiyorlardı. Sadece günlük hayatta kalma çerçevesinde hareket edebiliyorlardı…[2]
Bozarslan’ın özetlediği bu ölümcül çatışma, gençlerin teori ve edebiyatla ilgilenmesine olanak tanımadı. Bu nedenle, edebiyatla olan ilişkileri 68 kuşağınınkiyle aynı değildi. Dolayısıyla farklı sosyal dinamiklerle şekillendiler. İki darbenin farklı tepkileri ancak toplum üzerindeki farklı etkilerine bakılarak değerlendirilebilir. 12 Eylül darbesinin Mart darbesinden hem istatistiksel hem de psikolojik olarak daha şiddetli olduğunu söylemek zor değil. Dahası, iki edebiyatı karşılıklı olarak düşünürsek, solun durumu farklıdır. Kabul edildiği üzere, 68 solun zirvesiydi, 78 ise yenilginin göstergesiydi.
12 Mart edebiyatından bahsetme eğilimi olmasına rağmen, 12 Eylül edebiyatı için aynı durum geçerli değildir. 12 Mart edebiyatını düşündüğümüzde ilk akla Sevgi Soysal veya Füruzan gibi isimler verilebilir; Ancak, 12 Eylül ile ilgilenen bir yazar veya kitap düşündüğümüzde aklımıza hiçbir isim gelmiyor. Bunun nedeni kısmen, 12 Eylül yazarlarının genellikle tanınmış kişiler olmamasıdır. Çoğu, 12 Eylül’den sonra, 1980’lerin baskıcı atmosferinde yazmaya başlamıştır; bunlar arasında Latife Tekin ile A. Kadir Konuk ve Hüseyin Şimşek gibi tutuklu yazarlar da bulunmaktadır.
12 Eylül darbe literatürünün niceliksel olarak 12 Mart darbe literatürüne göre daha geniş olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre 12 Mart edebiyatının romanları daha çok Füruzan, Pınar Kür, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu ve Erdal Öz gibi dönemin tanınmış yazarları tarafından yazılmış; dolayısıyla edebiyatın Mart darbesine yanıt verdiği argümanı Mart edebiyatının kalitesinden kaynaklanmaktadır. 1980’lerde 12 Eylül’le ilgili o kadar çok roman vardı ki işte 12 Eylül romanlarının listesi:
- Bilge Karasu’dan Gece
- Ahmet Altan’dan Sudaki İz
- Latife Tekin’den Gece Dersleri
- Mehmet Eroğlu’ndan Yarım Kalan Yürüyüş
- Samim Kocagöz’den Mor Ötesi
- Adalet Ağaoğlu’ndan Hayır
- Kadir Konuk’tan Gün Dirildi ve Çözülme
- Nihat Genç’ten Dün Korkusu
- Feride Çiçekoğlu’ndan Uçurtmayı Vurmasınlar
- Halil Genç’ten Koyabilmek Adını;
- Hüseyin Şimşek’ten Ayrımı Bol Bir Yol ve Eylül Şifresi
- Haydar Işık’tan Dersimli Memik Ağa
Listedeki kitapların sayısı göz önünde bulundurulduğunda bu romanların sadece 1980’lerde yazılanlar olduğu, niceliksel niteliği açıkça görülmektedir. Ayrıca, 12 Eylül edebiyatının çoğunlukla kanonik yazarlar tarafından oluşturulduğunu iddia edemeyiz. Aksine, 12 Eylül edebiyatı çoğunlukla yeni ortaya çıkan[3] kanonik olmayan yazarlar ve hapishaneden çıkan yazarlar tarafından yazılmıştır ve bu anlamda edebiyat 12 Eylül kurbanları tarafından yaratılmıştır. Adalet Ağaoğlu’nun Hayır ve Üç Beş Kişi, Bilge Karasu’nun Gece ve Latife Tekin’in Gece Dersleri gibi kanonik yazarlar tarafından yazılmış Eylül darbesi hakkında bazı eserler olmasına rağmen, eleştirmenlere göre bunlar yine de yeterli bir edebiyat oluşturmamaktadır.
Yaygın iddiaların aksine, Sibel Irzık, 70’lerde yazılan 12 Mart edebiyatını 12 Eylül öncesi edebiyat olarak değerlendirmektedir:
70’lerin sonlarında yazılan romanların çoğu “12 Mart sonrası”romanlardan ziyade “12 Eylül öncesi” romanlardır; yani bu romanların temaları, özellikle devrimcilerin karakterizasyonu, daha sonraki darbeye yol açan siyasi atmosferi ve yazarların ikinci devrimci hareket dalgası hakkındaki duygularını yansıtır. Bu hesaplamaya göre, 12 Eylül’e odaklanan edebiyat, 12 Mart edebiyatından çok daha büyük bir küme oluşturmaktadır.[4]
Tematik olarak aynı olaylara ve hareketlere odaklandıkları için, 12 Eylül edebiyatı genellikle 12 Mart edebiyatıyla karşılaştırılarak analiz edilir. Buna ek olarak, birçok eleştirmen henüz 12 Eylül hakkında yazılmamış bir roman olmadığını öne sürüyor. Bu değerlendirmenin nedeni, Sibel Irzık’ın belirttiği gibi, Türk edebiyatının kanonik yazarlarının darbeye bir yanıt vermemiş olmalarıdır. Ancak bu tür bir değerlendirme, bu “kanonik” yazarların dönemin muhalif hareketlerine katılımını göz ardı etmektedir. Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu ve Aziz Nesin gibi bazı yazarlar dilekçeler imzalayarak 80’lerde hapishanelerin koşullarına dikkat çekmeye çalıştılar. Öte yandan, önemli edebiyat figürlerinin bir kısmı askeri darbenin etkilerini anlayamadı. Yaşar Nabi Nayır’ın darbeden hemen sonraki değerlendirmeleri, darbeyi meşrulaştırmak için kullanılan baskın anlatıyı örneklemektedir:
Kenan Evren’in önderliğindeki Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından yürütülen bu operasyon, kısa bir süre içinde hepimize güven ve sabır aşıladı. Evet, yapılması gereken buydu, başka bir çıkış yolu yoktu. Kaybolmak üzere olan devlet otoritesini yeniden kurmak için biraz zamana ihtiyaç vardı. Milletin, daha fazla sabırsızlığa izin vermeden beklemeyi bilme sırası gelmişti. (…) Terörün azaldığını ve anarşistlerin çoğunun büyük bir memnuniyetle yakalandığını izlediğimiz bu günlerden sonra, barış ve güven umudunu taşıyan yarınlara -şimdi ya da sonra- ulaşacağımıza inanıyoruz. Yıllar sonra ilk kez ufukta bir ışığın varlığını hissedebiliyoruz, karamsar dünya görüşlerini bir kenara itiyoruz.[5]
Birçok eleştirmen, 12 Mart darbe edebiyatı ile 12 Eylül darbe edebiyatı arasında, darbelere verdikleri tepkilerde bir fark olduğunu öne sürmektedir. 1970’lerde ve sonrasında yazılan romanlar, 1970 askeri darbesi hakkında birçok edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni tarafından darbeye yanıt veremeyen 12 Mart edebiyatı olarak değerlendirilmektedir.[6]
1970’lerde sosyalist hareketin bir parçası olan Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar adlı kitabında 12 Mart edebiyatını inceliyor ve 1970’lerde yazılan romanlarda 12 Mart’ın iyi bir şekilde tasvir edilmediği sonucuna varıyor; çünkü yazarlar hareketin “dışında” bir bakış açısına sahipler ve bu bakış açısı eleştirel olmaktan çok uzak.[7] Belge’ye göre, “içeriden olanlar” ve “dışarıdan olanlar” arasında bir ayrım vardır. Bu ayrımda içeriden olanlar hapishanelerdekiler, dışarıdan olanlar ise halktır. Romancılar, halka içeriden olanları anlatmakla yükümlüdür. Buna ek olarak, ona göre romancılar içeriden olanlara yakın olmalı, yani kendilerini sorunun içine yerleştirmelidirler; ve bu ayrım içeride ve dışarıda olmak, bu romanları analiz etmek için son derece önemlidir.[8]
“Bir ‘Edebiyat Malzemesi’ Olarak 12 Mart Yaşantısı” adlı başka bir denemesinde bu “içeride” ve “dışarıda” meselesini yeniden ele alıyor ve bu kez, 12 Mart’ı sosyalizmi bir ölçüt olarak alarak Marksist bir yöntemle değerlendirmek için olaylara içeriden bakan bakış açısını tanımlıyor. Aksine, “dışarıdan” bir bakış açısı, olayları ve durumları sosyalizme aykırı hareket ettiklerini görmeden daha duygusal olarak değerlendirmek anlamına gelir. Önceki denemesinde “içeride” ve “dışarıda” yaptığı ayrım bu bölümde daha da geliştiriliyor ve hareketin içinde olan insanların olayları objektif olarak değerlendirebildiklerini, dolayısıyla sosyalist sorunsalın içinde olabildiklerini vurguluyor. Hareketin dışında olan insanlar olaylar ile sosyalizm arasındaki ilişkiyi göremezler. Çünkü sadece duygusal bir ilişki geliştirirler, bu yüzden “dışarıdadırlar.”[9]
Murat Belge, bu satırlarda edebiyattan beklentisini bir anlamda ortaya koyuyor. Hareketin içinde yer alan sol eğilimli yazarların 12 Eylül ile ilgili edebi bir eser üretip üretemeyeceğini, yani solun özünde bir yanıt beklediğini ortaya koyuyor. Belge, bu yanıtın nasıl olması gerektiğini açıklıyor, ancak bu analizi 12 Mart’ı düşünerek yapıyor ve açıklaması 12 Eylül’ü ele almak için yetersiz kalıyor. Hareketin dışında kalan bazı yazarların konuyu sadece duygusal bir bakış açısıyla ele aldıkları ve bu nedenle genellikle döneme dair derinlemesine bir sorgulamadan uzak oldukları söylenebilir. Ancak tarih veya siyaset metnin özünde yer alıyor. Eagleton’ın belirttiği gibi ideoloji olarak temsil ediliyor, bu nedenle Murat Belge’nin ima ettiği şey ideolojiktir ve edebi eserden sadece tek bir bakış açısına odaklanmış bir gündeme sahip olmak kaba bir Marksist beklentidir. Bu tür bir analiz, eserin sınırlarını belirler ve edebiyatın atmosferin temsillerini yansıtma yeteneğini kısıtlar.
Birikim adlı aylık dergide yazar ve eleştirmen olan Şükrü Argın, Murat Belge’nin analizlerinde tasvir edilen bu iç ve dış sorunu, edebiyatın siyasetle ilişkisi bağlamında ele alarak açıklamaya çalışıyor. Argın’a göre, asıl sorun, 12 Mart sonrası edebiyatın aksine, edebiyatın kendisini felaketin dışında konumlandırmasıdır. Argın için edebiyat, sorunun merkezindeydi. Ancak 12 Eylül’de edebiyatın sorunun içinde olma zorunluluğu yoktu.[10] “Edebiyat, 12 Eylül’e baksa bile hiçbir şey göremezdi, çünkü bu şekilde görme yeteneğini kaybetmişti.”[11] Argın’a göre, edebiyatın görme ve hissetme yeteneğini kaybetmesine yol açan neden, kamuoyunun parçalanmasıdır. Halkın vicdanıyla birlikte edebiyat da parçalara ayrıldı.[12] Birçok tarihçinin ifade ettiği gibi, Argın da edebiyat ile tarih, toplum ile tarihi, edebiyat ile toplum arasında, 12 Eylül’le birlikte büyük bir uçurum olduğunu düşünüyor.[13]
…………………..
(Not: Bu yazı, Başak Deniz Özdoğan’ın Eylül 2008’de tamamladığı “1980’ler Türk Romanlarında 12 Eylül Darbesi Deneyimi” başlıklı İngilizce yüksek lisans tezinin bir bölümünün Türkçeye çevrilmiş özetidir.)
Dipnotlar:
[1] Hürriyet Yaşar (ed.), Bir Tersine Yürüyüş: 12 Eylül Öyküleri, (İstanbul: Can, 2006), p.11
[2] Hamit Bozarslan, Violence in the Middle East: From Poltical Struggle to Self-Sacrifice (Princeton: Markus Wiener Publishers, 2004), p.76.
[3] Sibel Irzık, “Askeri Darbe Anlatıları ve Çağdaş Türk Romanında Siyasetin (Dis)eklemlenmesi”. Yayınlanmamış makale, s.10.
[4] Ibid., p.9
[5] Yaşar Nabi Nayır. “1980’e Toplu Bir Bakış”. In Varlık Yıllığı 1981, (İstanbul: Varlık, 1981). p.15.
[6] Murat Belge is one of these critics who evaluates March 12 novels in some essays published in magazines in Edebiyat Üstüne Yazılar, (İstanbul: İletişim, 1998) which comprised of collected essays of Belge.
[7] Belge, p.115. My emphasis.
[8] Ibid. My emphasis
[9] Ibid. p.143
[10] Şükrü Argın, “Edebiyat 12 Eylül’ü Kalben Destekledi”, interwiev by Osman Akınhay, Mesele 9, (2007), p.7
[11] Ibid. , p.7.
[12] Ibid., p.7
[13] Ibid. , p.7.

